Winding_Road

Hikayesiz hikaye

Uzunca bir yol, kıvrılarak akıyor; daha önce gitmediğim kıvrımları beni telaşa sokan bir yola doğru. Bir takım şarkılar arkada dönüp duruyor. Sıkılıyorum çoğu zaman şarkılardan, aklımda türlü günün kalıntısıyla, şarkıların bazen depresif doğası, bazen gümbürtüsü; elim direksiyonda bazen iç çekerek kullanıyorum arabayı. Uzun ikili yolları hep sevmişimdir, bilirsin.

Winding_Road

Az önce dinlediğim  Joan Baez’in bir şarkısı, player’da döne döne sıra ona gelmiş… 1975 yılından, hikaye tozlanmış biraz… Büyük bir aşka adanmış bir hikayeyi anlatıyor, bilir misin “Diamonds and Rust”ı? Joan Baez ile Bob Dylan’ın yaşadıkları aşkı anlatıyor diyor vikipedi. Dönemin iki devinin aşkı, 1975’ten bugüne miras böyle kalmış.

Bu şarkıyı ilk dinlediğim zaman geldi aklıma… Sanki bin yıl önceydi. Sabahın en kötü trafiğinde direksiyondaydım, mp3 player tozlu listeden çıkardı bu şarkı. Boğazımda düğümlenen öfkem, burnumun sızlaması hepsi bir arada oldu. Yoldaydım işte, ne bilebilirdim gözyaşlarımla rimelim birbirine karışırken karman çormanlaşmış bir düşünce denizinde kaza yapmamaya çalışırken kendimi uzaktan seyredeceğimi.

Bak sana anlatmaya çalışıyorum, başlıyorum biraz. Bin yıl öncesini anlatıyorum, yolu anlatıyorum, müziği dinliyorum, araba kullanmayı seviyorum.  İşte sana anlatmayı düşündüğüm her hikayenin içinden bir başka hikaye daha çıkıyor. Seviyorum hikayeleri; onların dağınıklıklarını da seviyorum. İçine dalıp, tüm zorlukları, hayal kırıklıkları, iniş ile çıkışlarıyla düşünüyorum…Hayallerim ve gerçek dünya arasındaki o karman çorman uçurumu düşünüyorum mesela; ne yapsaydım kapanırdı aradaki boşluk? Hikayeyi anlattıkça o boşluk kapanacak belki de. Bunu fark edince eğleniyorum bir yandan, diğer yandan da üzülüyorum; bak o da çok oluyor, üzülüyorum bazen gün içinde bazen en mutlu halimde, bazen de sadece öyle… sakince, bazen öfkeyle düşünüyorum… Anlatmak mı beni sağaltacak yoksa susmak mı? Kendi içimdeki düşüncelere kapılmak mı iyi, yoksa bunları dışarı atmak mı?

O yol aklımın dip köşesinde tüm bunları düşünüp önümdeki bilgisayarıma yazarken, garson “latte sizin miydi?” diye soruyor. Hafifçe gülümsüyorum, “evet benim.” derken bilgisayarın ekranından uzaklaşıyorum. Kahvenin yanındaki küçük kurabiyeden bir lokma alıyorum. Hikaye de biraz böyle işte, içine tümden dalmakla zihnimin dağılması sırasında yazılıp duruyor. Belki de o nedenle yazılamıyor. Belki bilgisayardan uzaklaşıp, hikayeme dair aldığım notlara doğru dönmenin tam sırası. Bir yandan, kalemimin ve defterimin yerini hala pek bişi dolduramıyor.

Biliyorum, hep hikayeyi, ne olduğunu ve geri kalanını bekliyorsun, sana verdiğim bu duygusal ve karmaşık cümleleri, belki bir şeyi anlamaya neden olur diye okuduklarını değil.

Sana neyi anlatayım, nasıl anlatayım? Ki anlatsam mı acaba? Bilemiyorum ki, bilemedim de. Bazı şeylerin neden yaşandığını, neden bittiğini, neden yaşanmadığını, bazı kitap sayfalarının neden açık kaldığını, bazılarının nasıl bir rüzgar esip kapandığını da bilmiyorum. Bugün bildiğim tek şey, o gittiğim yolun sonundaki zeytin ağacını hala sevdiğim. Değişen dallarına kadar ezberledim onu, böceklenmesin diye beyaza boyanmış gövdesini, dökülen yapraklarını, hasat zamanı gelmiş yeşile çalan zeytinlerini, birazı dökülmüş yere bir kısmı duruyor yerinde…

Onu da anlatacağım belki biraz, hikayeyi dinlemenin zamanı geldiğinde… Yolu, zeytin ağacını, yolların başını, sonunu ve sonsuzluğu.

Ama önce garsonun getirdiği kahvemden bir yudum alayım. Belki zihnimi toparlarım bir ara.

Yazıyı yazarken şimdi kulaklığımı takıyorum, bilgisayara bağlıyorum, bilgisayarın dönen listesinden Joan Baez mırıldanıyor o arada:

“You who are so good with words
And at keeping things vague
Because I need some of that vagueness now
It’s all come back too clearly
Yes I loved you dearly
And if you’re offering me diamonds and rust
I’ve already paid”

Karman çorman hal dinse de, kelimeler yakmaya devam ediyor.

 

Not: 2 yıl önce bambaşka bir yazıydı, bugün başka oldu.

img_0627-1

Bugün öteki olarak etiketlenenlere…

2013’ten sanırım. Değişen pek birşey yok. 

Canım çok sıkkın, ülkeden, kariyerini inşa etmek, ihale almak için siyasete girenlerden… 

Bugünlere olumlu bakmanın en iyi yolu; siyasetin ters yüz olduğunu hep beraber görüyor olmamız. 

Neyse, aklıma tam da bu şarkı düştü… 1967 yılında yazıldığını düşündüğünüzde; 1968 yılının öncesinde tamamen yeni uyanan bir nesli ve bir dünyayı anlatıyor. Bugünün solcu, ateist vs sayılan; sürekli öteki olarak etiketlenenlere gelsin bu şarkı. Aslen mağdur olan bu etiketlenen kesim. Her daim. Diğerleri siyasetin hem gediklisi, hem pişkini.

Bunu Türkçeye çevirmek benim için zor ama sözleri de buraya ekleyeyim; ilgilenenler çevirebilir bir şekilde. Bir dönemin heyecanla sokağa çıkanlarını, bir rüyanın peşinde delice sokağa çıkanlarını anlatıyor; bir sistemin aksaklıklarını gidermek isteyenleri… Bir dönemin tanrılarının öldüğünü… Siyaseti sadece kariyer için yapan; adamımsı adamlarını da anlatıyor. Ve onlara inanmayan sokağa çıkanları anlatıyor; bu jenerasyonun yeni bir dünyaya hazır olduğunu da.

Ho visto la gente della mia età andare via
lungo le strade che non portano mai a niente.
Cercare il sogno che conduce alla pazzia
nella ricerca di qualcosa che non trovano
nel mondo che hanno già.
Lungo le notti che dal vino son bagnate
dentro le stanze da fastidio trasformate
lungo le nuvole di fumo di un mondo fatto
di città essere pronto ad ingoiare la nostra
stanca civiltà e un Dio ch’è morto:
ai bordi delle strade Dio è morto,
nelle auto prese a rate Dio è morto,
nei miti dell’estate Dio è morto.

Mi han detto che questa mia generazione
ormai non crede in ciò che spesso è mascherato
con la fede, nei miti eterni della patria e dell’eroe
perché è venuto ormai il momento di negare tutto ciò
che è falsità, e per il fatto di abitudine e paure, una politica
che è solo far carriera, il perbenismo interessato,
la dignità fatta di vuoto, l’ipocrisia di chi sta sempre con la
ragione e mai col torto è un Dio ch’è morto:
nei campi di sterminio Dio è morto,
coi miti della razza Dio è morto,
con gli odi di partito Dio è morto.

Ma penso che questa mia generazione è preparata
a un mondo nuovo e una speranza appena nata,
ad un futuro che ha già in mano, a una rivolta senza armi
perché noi tutti ormai sappiamo che se
Dio muore per tre giorni e poi risorge,
in ciò che noi crediamo Dio è risorto,
in ciò che noi vogliamo Dio è risorto,
nel mondo che faremo Dio è risorto.
Dio è risorto, Dio è risorto,
Dio è risorto, Dio è risorto.

haydi iyi geceler olsun.

fotoğraf (1)

“İnsanlarda hayal gücü diye bir şey yok…”

Yine eskilerden… 

Acıyı yazmak istemiyorum, ülkenin içinde bulunduğu bu kara girdaptan söz etmek her defasında daha zor geliyor. Hepimiz, twitter timeline’ından dönüp dolaşıp aynı kelimeleri söyleyip duruyoruz. Göz göre göre geldiğini acıyla anladığımız ve elimizin kolumuzun bağlandığı Soma katliamı, protesto eden vatandaşa tekme – tokat atacak kadar bir gözüdönmüşlük, siyasi yalanlamalar; Okmeydanı cinayetleri, yanlı Gezi duruşmaları, başbakanın hedef gösteren günlük azarları, sermayenin yeni yerinin belirlendiği siyasi dengelerde cumhurbaşkanlığı seçimleri adına savrulup duran günlük gündem… Rojava’da yaşanan ölümler, arkasının nereye varacağını bilmediğimiz yeni siyasi dengeler… Yanısıra toplumsal bir cinnet…

Kutuplaşma kelimesi yetersiz, vicdan kelimesi çözümsüz.

Durmadan halının altına süpürdüğümüz ölümler, haksızlıklar… Üst üste konduğu zaman zemini belirsiz bir legoda nefes almaya çalışır gibiyiz.

Başbakanın “ölmüştür, geçmiştir” açıklamasının sırrını da buradan belki çözebiliriz. Nasılsa her şey çözümsüz, sonsuz, bitimsiz bir haksızlığa ulaşacak…

Keşke farklı olsa bir gün.

Keşke…

Yine basit metinlerde gezinirken buldum kendimi, insani metinlerden birinden bu alıntı.

“Ne tuhaf bir gezegen” diye düşündü. “Kupkuru, sipsivri ve tuzlu mu tuzlu. Ve insanlarda hayal gücü diye bir şey yok. Kendilerine her söyleneni yineliyorlar… Gezegenimde bir çiçeğim vardı: Her zaman söze o başlardı…”

Küçük Prens, Saint Exupéry, s. 64.

Söze başladığımız, rahat nefes alabileceğimiz günlere doğru olsun…

İyi geceler.

8589130566701-kitten-wallpaper-hd

Gece notları: Dostluk, kader ve diğerleri

Eski bir yazıyla ısınma turlarına başladım. 2012’de yazdığım bir yazı esasen, köprülerin altından çok sular aktı. 

8589130566701-kitten-wallpaper-hdYazılara ve gece notlarına uzunca bir süre ara verdim. Oysa yazmak kadar insana iyi gelen bir ifade biçimi yok, ara verdikten, bir süre denizlere baktıktan; epey zorlu geçen ardımda bıraktığım bir kaç yılı devirdikten sonra A. Kadir’in şu dizeleri aklıma düştü “başımıza gelen bütün bu şeyler / dünyada olmamaktan daha iyi…”

Geçtiğimiz yıllarda dostluk ve dostluğun ne olduğu üzerine düşünecek türlü olay ile karşılaştım. Hayatınıza insanları aldığınızda, onları seviyorsanız; dürüst davranırsınız… Ama bir çoğundan kazık yersiniz, bir çoğu ise incelikleriyle hayatınızda kalır. Çeşitli defalar başınıza olmadık işler yeniden gelir. Sadece anlamaya çalıştım uzunca bir süre; neden tüm bunlar oldu diye. Ki o da ayrı bir dert kuyusudur, aslen bazı insanlar hayatımıza girer bazıları da çıkmalıdır… Hayat çok kısa, aslen kuşlar da sürekli uçuyor… Sükunet ile geçen dönemlerin tadını da, karman çorman geçen günlerin tadını da çıkarmak lazım…

Kaderi yollar vardır

İyi zamanlardan geçmiyoruz haliyle de sakin ve iyi olaylar yaşamıyoruz. İnsan siyasi olayları yaşarken de, özel hayatında zorlu günleri yaşarken de, kimi zaman hafızasını kaybedecek kadar vahim olaylar ve durumları yaşamışken dahi hayatta tutacak değerli sandığım bir dostluğumu aradım çoğu zaman. Derdimi anlatabileceğim, derdini anlayacak; üzüldüğüm konulardaki hassasiyetlere saygı gösterecek dostlukları. Olduğu gibi olacak, dostum kelimesi hercai biçimde kullanmayacak eski bir dostluğu. Hayatınıza, acınıza kucak açacak ve acınızı iki eleştiri adına bir kaç rakı masasına satmayacak dostlukları.

İnsanların bir kapının önünde ve bir de kapının arkasında nasıl kişilik ile laf değiştirdiğine çok tanık oldum. Zamanın ruhu ile hayatta kalmanın yollarından biri bu herhalde; her kapı ardında başka bir kişilik ve karaktere bürünmek… Hayat, o kapıların ardında görünen saklı bir panayır alanı değil ki çoğu zaman. Başkasının kulağına fısıldadığı kötücül sözlerin yerine, dürüstlüğünüze inanan, canınızı bilerek acıtmayı seçmeyen; ancak size ve hayatınıza saygı gösterenlere dostluk kapıları açık olabilir… Diğerine selam verir, yolunuza geçer gidersiniz.

Sonra bir zaman perdesi iner tüm bunların üzerine…

Sadece kırılan ve bozulan arkadaşlarla mı? İlişkilerinizde yenildiğini düşünen ve kırıldığını düşündüğü egosuna sahip çıkmak için can yakmaya çalışan türlü insan ile de karşılaştım. Psikoloji dalı işte bu durumları, olayları ve insanları anlamak için önemli.

Okuduğum “Hayatı Yeniden Keşfet” kitabında ilişkiler üzerine şunu söyler; kendi sınırınızı ve tavrınızı belirtin ve karşınızdakine de söz hakkı verin; gereğinde tartışın ve iletişim kurun. Birbirine bu anlamda da saygı gösterdikten sonra ancak ilişkiler yürüyebilir. Eğer ilişkiler düzelmeyecek gibiyse, bunu da görebiliyorsanız; kendinizi korumaya alın.

Hatasız olmaz mı insan? Biricik hayatlarımızın kullanım kılavuzu yok neticesinde; düşe kalka yolumuzu buluyoruz işte.

Yani kazıkları yiyorsunuz hayatın farklı dönemlerinde; ilişkinin bozulduğu yerleri düşünüp tamire çalışıyorsunuz ama ardından her daim kapı değiştiren farklı insan hallerini de görünce… boşverin. İnsanlar önce gönüldeki yerlerinden – yüreğime dokunmuşsa da bir dönem – sonra da hayatınızdan giderler. En iyisi de budur.

Tozlar yerine oturunca hayat ne eskisi gibi karmaşık olur ne bundan sonraki günler sütliman olur. Sadece içten kahkahalar; birbirine girmemiş çıkarlar aynı saflığıyla orada durur ve dostluklarınız eğer böyleyse baki kalır. Onların bebeği doğduğunda atlar yanına gidersiniz; sıkıntısı olduğunda saatlerce telefonda karşılıklı sohbetlerde onu dinlersiniz. Boşandığında elini tutar; evini yeniden kurduğunda ilk tabağını alırsınız… İş arıyorsa elinizden geleni yapmaya çalışırsınız… Dostluk benim için hala böyle bir duygu işte.

Böyle dostlarınız varsa onlara sarılın; diğerlerine de size öğrettikleri için bir selam çakıp yola devam edin. Kaderi yaşanmışlıklar hayat yolunu tüm berraklığı yeniden çizer.

 

Ne de olsa; “Başımıza gelen bütün bu şeyler, dünyada olmamaktan daha iyi…” ve Müslim Çelik’in dizeleriyle:

“Kader ağlarını bir defa örer yine de mürdüm erikleri toplamaya değer”…

 

11923203_10153111501538873_21755704904328526_n

“Göçmenlik tercih değil”

Sabah twitter’ı açtığımda ve bu saatlere kadar gördüğüm tek görüntü 3 yaşındaki bir çocuğun kıyıya vurması oldu. Aylan ve Galip Kurdi, Suriye’deki savaştan kaçan bir ailenin iki oğlu Bodrum’da bir sahile vurmuştu. Çocuğun uyur gibi masum görüntüsü ve o naif masumluğu, savaşın trajedisinin derinliğini bilenler için akıllardan çıkmayacak bir görüntü oldu.

11923203_10153111501538873_21755704904328526_nSonra görsel üzerinden tartışmalar başladı; fotoğrafı kullanalım / kullanmayalım; insanlara savaşın bu yüzünü gösterelim / hayır çocuğun ölmüş bedenini istismar ediyorsunuza kadar bir skalada tartışmalar yürüdü. Gecenin şu saatinde, Independent benzeri yayın organlarının anasayfalarında bu fotoğrafla çıktığını gördüm. Hafızaya kazınan bu fotoğrafı burada yeniden paylaşmayacağım; o yalnız çocuk aslında yalnız değil; bugünden sonra göçmen sorununu temsil eden önemli bir simge olacak.  Bir de, sanki mesele bu fotoğrafın paylaşılması / paylaşılmaması da değil. Tabi ki, günlük hayatımızı normal seyrinde devam ettirmek, aynı şeyin çocuğumuza gelebileceğini düşünenler için çok zor bir görüntü, insani tepkiler bu noktalarda anlaşılabilir . Ancak işin diğer tarafı, bu fotoğrafın bir fotoğraf olmaması. Köyünden edilmiş, yakınları öldürülmüş, kamplara sığamadan “özgürlük” isteyerek kaçmış, ülkenin ana caddelerinden sokak ışıklarına bakarak geçmiş; başına gelenleri anlamadan çocuk oyununa devam etmiş, gecenin bir yarısında yola çıkmış ama sonu kıyıya vuran bir nesli de anlatıyor. Bizim içinse, sosyal medyada veryansın etmek dışında bir çıkış yolu aramamız gerektiğini anlatıyor olabilir.Yersiz yurtsuz bırakılmış bu çocuklara, bu insanlara nasıl yardım eli uzatmamız gerektiğini.  Onlar için kaçış çözüm değil, bizim içinse kafayı kuma gömmek çözüm değil. Bir yol olmalı.

 Çocuğun gösterdiği, ülkede her geçen gün bir çok insanın gizlice aklında olan ve kaçındığı bir soru işareti: “ya bizim de kaçmamız gerekirse, ya sonumuz böyle…?”

writing

Barış günü ve yazma

writingBugün Dünya Barış Günü’ydü. 1 Eylül.  Geldiği gibi geçiverdi. Belki memleketin en kötü zamanlarının birinin içinden geçiyoruz. Her sabah güne, bugün nerede patlama oldu, hangi çocuğa bir kurşun isabet etti, kim kaçırıldı, kim öldürüldü diye bakıyorum. Diğer yandan adına yandaş dediğimiz zift kuyusu medyanın kimi, hangi yalan ve yaftalamayla hedef göstereceğini, kimin trollerin hedefi olacağına bakıyorum. Şaşırtmıyor, ne aktroll denilen güruhun seviyesizliği ne de arkadaşlarımızın hedefe konulması, işsiz bırakılması… Her konuya mizah üreterek işin içinden çıkmalara çalışıyoruz bir yandan. Diğer yandan börek yaparak aile bütünlüğünü korunacağını savunan bir kadının aileden sorumlu devlet bakanı olmasıyla mizahı kullanmadan nasıl başa çıkabilirsiniz? Mantıklı olduğunu bildiğiniz her alan darmadağın olmuşken, tüm bu olanlarla zihin nasıl başa çıkabilir. Mizaha sarılı bir çaresizlik duygusu sardı her yanı.
Belki bu çaresizlik duygusu belki aklımı koruma arzusu derken uzunca bir zamandır yazıyı bir tarafa koydum. Aslında yazı yazmaya yapılacak en kötü işlerden biri, yazıyı bir tarafa koymak. Not defterlerine aldığım notlar dışında bir süre mola vermek bir taraftan da iyi geldi; araya iş ve güç girince de, hayatın akışına gömüldüm.  Yakın zamanda bir değişiklikle Yeni Arayış‘ta yazmaya başladım. Arayı açmadan yazmayı bir söz olarak kendime verdim.

Siyasetin ve günlük karamsarlığın dışında biraz daha başka konulara yer açmak için blogda yazmaya devam edeceğim.

Şimdilik, dünya barış günümüz kutlu olsun. Barış gününün bugünlerde ironi barındıran bir kavram olsa da belki yakın gelecekte kavuşuruz. Umut fakirin ekmeği.

 

Ocak ayı yazıları…

24 Ocak dolayısıyla, üç yazı yazdım. Biri Fil’e, ikincisi Kafa’ya, üçüncüsü de Cumhuriyet’e… Daha çok yazamadım ya da daha çok konuşamadım. Fil ve Cumhuriyet’teki yazı http://www.t24.com.tr adresinde, Kafa’daki yazı Birgün Pazar’da yayınlandı. Hepsini buradan tek bir sayfada paylaşacağım.

960281_1684513735108560_4696250701074913437_nFil Dergisi: Uğur Mumcu’nun Ardından Dün ve Bugün

BirGün Pazar ve Kafa: 22 yıldır cenaze evi kuruluyor

Cumhuriyet: Cumhuriyet’ten um:ag’a

Ayrıca, yazdığınız mesajlara teker teker yanıt vermem mümkün olmadı. Hep birlikte aynı yerde var olduğumuzu, aynı acıyı beraber taşıdığımızı söylemem mümkün. Elbette, bir iki eleştiri de geldi. Eh kara propagandaya da maruz kaldığımıza göre varlığımız bazı insanları hala rahatsız ediyor diyeyim.

Fotoğraf, 24 Ocak 2015; anıttan… Hasan Tüfekçi’nin objektifinden.

Charlie Hebdo ve yaman çelişki

Cinayetler korkutmayı ve sindirmeyi amaçlar.  Şu noktada, hali hazırda muhalif kimliğiyle zar zor tutunabilen gazetecilerin, çizerlerin kısaca insanların tehdit almasını, kötü bir sonla karşılaşmasından korkuyorum. Yeni Türkiye buna dönüştü işte. 1990’lardan daha boktan bir coğrafya yaratıldı.

Bugün Cumhuriyet Gazetesi’nin “Charlie Hebdo” özel sayısını yayınlayacağı bilgisi – Hz. Muhammed’in kapakta olduğu – sosyal medyada yorumlanan önemli bir bilgi oldu… Birkaç gündür ise, önce Leman’ın özel sayısını, ardından ise Uykusuz ve Penguen’in ortaklaşa çıkarttıkları kapakları yorumsuz paylaştım. Leman özel sayısı üzerine gelen yorumların bir kısmı, dergide islami bir nedenle öldürülen karikatüristin neden bir camideki fotoğrafının basıldığı sorusu ve bu dergilerin kapaklarında islam ile uzlaşma yolu ve hatta katillere yaranma yolu seçtikleri üzerineydi. Diğer bir yorum ise -Penguen, Leman, Uykusuz’un “Je Suis Charlie” dedikleri kapağın hali hazırda batılı devlet başkanları da söyledikten sonra belki de zayıf kalabileceği üzerineydi.

Bu yorumlar elbette üzerinde durulmaya ve düşünmeye değer birkaç noktayı ön plana çıkarıyor. İlki, siyasi anlamda islamı eleştiren bir dille ele alırken daha sert olmak ya da olmamak. Ya da ılımlı kalmak… Konu o kadar zorlu ki, bugün ateist olduğunu ya da dinlere inanmadığını söylemek, yeri geldiğinde dini eleştirmek tartışılmadan kabul edilebilir ya da öldürülme tehdidiyle karşılaşılabilir.

Öncelikle, bugünlerde ülkede siyasal islamın yaygınlaşması, cihat için intiharı göz almış insanların psikolojisi ile İşıd tehdidinin tam ortasında bir noktada salınıyoruz. Yani, birilerinin “dini duyguları” incinebilir ve birini öldürebilir, saldırabilir. Daha da ötesi, toplumun büyük bir kısmı “hak etti” düşüncesini de taşıyabilir. Bizler, cinayet ve benzeri olayları, bu ülkede düzinelerce defa yaşadık. Bir nokta, böylesi bir katliamla Fransa ilk defa yüzleşti. Biz ise on yıllardır, aydınlarımızı “milli ve dini duyguları tahrik etmek suçundan” özetle bu mazeretin farklı yorumlarıyla kaybettik… Üstelik o dönemlerde, vicdanı gerçekten sızlayan bir kesim vardı; bugün sayıca azınlıkta kaldığımızı düşünüyorum. Ve devletin, katillere nasıl sahip çıktığını, nasıl davaların dahi zamana bırakılarak öldürüldüğünü de birebir yaşadık. Şu noktada, Suriye’de büyük bir güçle savaşan İşıd’in  adının Daiş olarak RTE tarafından lanse edilmesi de aklımızda duruyor.

B7OsKoMCcAA1Mhf

Önemli bir diğer konu, muhalif kimliğini yazı – çizgilerinde belirttiği için sürekli dava açılan gazeteler ve dergiler ile sahipleri, yazarlarının ile çizerlerinin de sürekli maddi – manevi bir tehdit altında bulunması. Ve tüm bunların üstüne, geçtiğimi hafta, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir karikatürist katliamı yaşandığı durumunu da ekleyelim… İşıd’ın kendi haber sitelerinde bile öldürenleri nasıl kahramanlaştığını gördüyseniz, durumun sadece bir karikatürle sınırlı olmadığını çıkarımını da yapma ihtimaliniz de olabilir. Bu noktada ”İslam bu değil” diye tartışmaya çıkmak ve islami terörün, islam diniyle ve yorumlanmasıyla bağlantısını kesmeye çalışmak belki en basiti. Bu konu çevresindeki tartışmalar önemli olmakla beraber içinden çıkılmaz bir noktaya da evrilebilir. Misal, izlediğim televizyon programında 6 kişinin birbirini susturan uyumsuz polifonisini dinliyorum şu an.

Bu satırları yazarken de aynı zamanda çelişkili konuları düşünüyorum, belki aklımdaki sorulara sizler yanıt bulabilirsiniz:

1) Peygamber karikatürüyle bu ülkede bir dergi basılırsa nasıl bir tepki alınır?

2) Peygamber karikatürünü basanlar dini bir tabunun aşılmasını sağlar mı?

3) Eğer tabu aşılırsa, bu durum yeni ölüm tehditlere yol açabilir mi? Yeni cinayetler, saldırılar yaşanmasına neden olabilir mi?

4) Ortadoğu politikasında, birçok ölümcül kararda imzası bulunan ülkelerin liderlerinin yürüyüşünde de kullanılan “Ben Charlie’yim” ifadesi ilk andaki samimiyetini koruyor mu? Yoksa Ortadoğu’da yeni operasyonlara da bir dayanak noktası mı olacak?

Sorular çeşitlendirilebilir, devamı da gelebilir.

Açıkçası ise, ülkenin bulunduğu halden korkuyorum. Hükümeti eleştirdiğiniz zaman, lobi vs diyerek farklı komplo teoriyle üzerinize saldıracak maddi ve manevi bir yapının yapabileceklerinin sınırsızlığı konusunda, 12 yıldır, yeterli bir fikrimiz oldu.

Bu  satırları yazarken de, bir yandan  midye fetvasını dinliyorum.

Konuyu biraz dağıttım, başa dönerek yeniden sorayım, mizah dergilerimizin kapağı zayıf mı? Cumhuriyet gazetesi Charlie Hebdo özel sayısını ek olarak verebilir mi? Bu karmaşık ve ölümcül tehditlerle dolu ortamda ellerinden gelen siyah kapak ya da kısmi yayınlamak – yani sadece bu olabilir. Bu bir tavırdır ve en önemlisi, birbirinden farklı çizgideki siyasi mizah dergileri, ortak bir tavır almışlardır. Aldıkları tavrın, pazar günkü yürüyüşteki tavrı destekler nitelikte olmadığını, sloganın ilk ve ani çıkış noktasına dokunduğunu da vurgulayabiliriz.

B7PzCfzIcAArDyk

Şahsen, toplumun genelinden aykırı olacak, zamanının ötesine geçen düşüncelerin, zamanında o kabulü görmese, baskıya uğrasa dahi, bir süre içinde bir gerçeğe dönüşeceğini düşünüyorum. Yani, kapaklarda ve baskıda alınan kısmi yayınlamayı öne çıkaran tavrın, Türkiye’de bugünün bir gerçekliğinin yansıması olduğunu düşünüyor.

Yaman çelişki hali de tam burası işte. Tavrı, zamanı ve yerinde; derin toplumsal çatışmaları körüklemeden koyabilme becerisi. Aynı zamanda ifade özgürlüğüne ve dini tabular arasında bir denge kurma gereği. Ama çelişki, bugünden sonra, başka bir bakış açısının ortaya çıkabileceği durumunu da besliyor…

Daha bu konuları tartışmanın başındayız.

Konuşmaya devam edeceğimiz kesin. İfade özgürlüğü, dini özgürlükler, tabular, hepsi yeniden tartışılacak.

Belki bu karanlık durumdan, başka bir kapı açma şansımız olacak.

“Je suis Charlie” ve devamı

Aralarında Fransa’nın kültürel ve siyasal belleğinde önemli yeri olan karikatüristlerinde bulunduğu Charlie Hebdo saldırısı uzunca bir süre gündemi işgal edecek ve belki de küresel düzeyde en büyük tartışma olacak. Bir dönem siyasi mizaha çizgileriyle şekil vermiş bu güzel isimler ile ilgili bir yazıyı başka bir zamana ayırıyorum.

Bu satırların bir kısmını dün bir hızla facebook’a yazmıştım.

Bu sabahtan itibaren ise Fransa’da otobanda saldırganların takip edildiğini, bir matbaada rehinelerle sıkıştırıldığı ve az önce de saldırganların öldürüldüğü haberini aldık. Buna bir koşer marketinde (Yahudi marketinde) yine bir rehine alma durumu olduğu ve ardından da rehin alanların da öldürüldüğü haberi eklendi.

İlk saldırganların Yemen’in El Kaidesinden olduğu belirtildi. Haberler, görgü tanıklıkları, önce Fransa’da ardından dünyanın bir çok ülkesinde bu acı olaya yönelik toplumsal / kitlesel gösteriler birbiri ardından gelmeye başladı. Daha uzunca bir süre gündemde kalacak, Fransa’nın 11 Eylül’ü mü oldu ya da dünyanın 11 Eylül’ü mü olacak, hepsi zaman içinde belirlenecek… Ama etkisinin uzunca bir süre dünya siyasetini farklı düzlemlerde etkileyeceğini de söylemek mümkün.

images644CSK89

Aklıma ilk gelen tartışma alanları ve etkileyecek kesimler:

  1.  Avrupa’yı islam düşmanlığı (islamafobi) ve ırkçılık tartışmalarıyla, yabancı düşmanlığının artması ve yabancı ve mültecilerin zorlanması,
  2. Türkiye’yi, “islam bu değil” diyen islami kesim ile “oh olsun” diyen islami kesim arasındaki bir çatışma… Tüm bunların ötesinde hali hazırda ayakta olan laik tavrın sergileneceği yenileşen bir kutuplaşma – ki bu delicesine tartışma ortamının içine anında düştük –
  3. Avrupa ülkelerinin Ortadoğu politikalarının bölgeye etkisinin Türkiye üzerinden nasıl geçtiğinin yeniden ele alınması.
  4. Mart ayında Esat karşıtı Suriyeli muhaliflere verilecek ABD destekli askeri eğitime,
  5. ÖSO’dan YPG’ye destek konusunda sürekli savrulan yani Suriye politikasıyla ve olası sonuçlarının yeniden değerlendirilmesiyle Amerika’da ve İngiltere’de.
  6.  Charlie Hebdo dergisi üzerinde bugün sembolleşen
    dini değerleri tabu olarak görmeme durumuna karşı gelişebilecek bir duyarlılıkla dini değerlere yönelik suçlara (blasphemy) ve ona alınacak tavırlar açısından tüm dini toplulukları (yahudi, hıristiyan ve müslümanlığı) etkilemesi.
  7. Avrupa Konseyi, BM ve AB’nin konuya dair bir resolution çıkarması ile onların bağlı bulunduğu ülkelerde yasa değişikliklerini vs etkileyecek uzunca bir süreç. (Blasphemy ve islami terör konusu)

Son olarak, islam karşıtlığı, Avrupa ülkelerinin müdahalelerine karşı bir neo-emperyalizm duruşunun yanında enteresan bir şekilde basit bir düzeyde kalacak olan ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünü aynı anda tartışacağız.

Aklıma gelenleri kısaca özetledim. Yeni ve sert geçecek, merkezinde islamı temel alan kutuplaşma dolu düşünsel ve eylemsel bir süreç bizi bekliyor.