Hüzün çiçeklerin en güzelidir

“Alay ettiler benle hep, sen oldun bunlar bak sebep” diye masum masum sitem eden şarkılar ne zaman “Bebekte üç beş tur atarım/ hemen yeni bir aşık bulunur yerin çok çabuk doldurulur sevgilimi koluma takarım ….. ” moduna geçti. Serdar Ortaç çıktı, “allah belanı versin” türevi şarkılar türedi…Süperegonun ön planda olduğu, çabucak atılan, devrin zaman devir sürecine uyan bir format. Peki, bu şarkılara her yerde maruz kalsak bile onları içimize almamızda bir gerçeklik var mı?

İlişkiler kısa sürer, sözlükçüler aşk üzerine dizeler döker ve mutluluk çeşit çeşit antidepresanlarda bulunmaya başlayınca Türk pop şarkılarından medet ummaya başladı insanoğlu. Serdar Ortaç, Bengü, Sıla, Kenan Doğulu genele hükmedince; allah belanı versin, zaten beni hak etmedin, neydi benim günahım, koluma takıp yeni sevgilimi gözüne sokucam sözlerinde şarkılar başladı. Yapımcılar kazandı, dünya değişti…Onlar kazandı ve ruhların içi boşaldı…

Dünya gerçekliği, yaşadığımız ve maruz kaldığımız sürece kabul ettiğimiz bir gerçeklik. Onun kurallarına göre hareket etme, o yaşantıyı kabul edip, kendimizi dış dünyaya göre tanımlayacak yeni kozalar örme dünyası. Dış dünyaya açık olmamız kozaları, dünyanın karışmasını, türlü dengeleri korumak adına verdiğimiz kapatma politikaları, sahte bir gülümseyişi sahiplenme anları. Zaman zaman kendini korumak adına sahte bir uzaklığı yaratma sorunu; bu uzaklığın da yerini restleşmelerle birleştirilmesi.

Oysa, ne güzeldi, Sabahattin Ali şiirini yazdığını bir anı, anları ve bu dünyayı anlattığı şu güzel şarkısı: http://fizy.com/#s/1ai6at. Bir insanı koynuna almayı, onu sahiplenmeyi, onu sevmeyi anlattığı o dizelerinde saklı bir yaşamın kesiti.Yaşam kesitlerinde ama hiç tükenmeyen hayat enerjisi…Denize dökülen bir pınar gibi derken anlattığı bir sadelik ve yalınlık hali. Biriyle konuşurken bir anda el ele tutuşup, o el ele tutuşmanın yarattığı o sonsuz saadet hali; beraber saçma bir şeye kahkalarla gülerken yaşanan bu bir andır; o ana yayılan birbirinden farklı duygulardır. Mutluluk, acı, sükunet, kahkaha, hayranlık…Ve elbette, kısa zamana yayılan bir tatlı rüzgar.

Ne zaman, nasıl kaybettik bu temiz duyguları; kendimizi herkesten ve herşeyden koruyan yorgun ruhlu bireyler olduk? Kendi kırmızı hatlarımızı çektik, kendimizi incinmemek adına bir kozanın içine almaya çalıştık, güvensizliklerle yoğruldu günlerimiz ve gecelerimiz…Bir başkası/başkaları nasıl basit bir kıskançlıkla, ufak atılan oltalarla bir dünyanın boşluğuna girmeye çalıştı ve nasıl bir başka koza örüldü dünyalarımıza…Bir ilişkide soru işareti yaratan diğer mutsuz insanların ufak görünen yorumlarıdır.

Bir gün sormak lazım, herhangi bir barda, kulüpde, bebekte üç beş tur atarım, sevgilime koluma takarım derken ve heyecanla zıplarken, çocukluk ve heyecan hallerimizden neleri kaybettiğimizi ve hayatımıza neleri  sokmaya çalıştığımızı.. Üç-beş gün sonra, olmadı bu ya da oldu bu diyoruz; olanın da şimdiye kadar çizdiğin bir formatta iyi olması üzerine…Birkaç mutlu gün daha onu takip eden bir çok sorunlu gün daha.

İnsan, kendi hayatına büyük gelen yollardan ve yıllardan geçince sevişen yaramaz çocuklar gibi haline dönmek ister; kıkır kıkır…

Hayat değişti, ilişkiler değişti, dünya değişti….Samimiyet, ortak paylaşımlar, sevmeler, sevilmelerin yerini çıkarlar aldı; “bu adamın çevresinde ne var”, “bu kadının çevresi bana ne verebilir”e döndü…Kendini deli gibi irdeleyen kadınlar ve kendinde asla bir hata görmeyen erkekler kaldı; ya da tam tersi. Aşk kimi nasıl ve neresinden vurduysa artık – ki vuranla vurulanın arasında da bir fark yok. Her bitiş, karşılıklı bir olmamışlığı temsil ediyor-ki iki taraf içinde hazmedilmesi zor. “Kimdi giden, kimdi kalan…giden mi suçludur her zaman / ne zaman başlar ayrılıklar, dostluklar biter ne zaman”…

Hayatın sona doğru ilerlerken sadece tükenmişlikler mi kalır? Ruhumuzda hissettiğimiz; ruhumuzun tam içerisinde hissettiğimiz sevdiğimizin üzüntüsü, kaygısı, sıkıntısını tam da onun içine girerek anlamaz mıyız? Onu mutlu etmek için kaygılanmaz mıyız; o mutlu olsun, iyi olsun diye. İçimiz cızlamaz mı, aynı kaygıların karşı taraftan fark edilmediğini görmekten…Yaptığımızın, yapılması gereken bir şey haline dönmesi, onu öylesine özelden sevme halinin…sonra kendine yeniden kırmızı hatlar çizerek, kendini yormaya başlamak…”Demek ki…” diye başlayan manasız cümleler….

Çok karışık duygular bunlar, içeriden geçerken dengeden dengesizliğe doğru sevk eden; neyi nereye koyacağını bilemeden doğru ve düzgün davranmaya çalışmak. Kırıldığın için kırdığın, kırdığın için üzüldüğün ve bu sarmalla pop şarkılarının basitliğine bir ufak duygu haline son verme basitliğinin kararını aldığın…Neden Bebek’te bir kaç tur atıp saçlarımızı savuralım…Mesela sakince hayatlarımıza bakıp; kendimizi neden eksik hissettiğimizi bir defa olsun hissedelim.

Ayrıldığımız kişinin neresine dokunursak dokunalım, onlar hayatlarına kendi seçtikleri yollarla devam edecek; ya da saatlerini günlerini başka legolarla yeniden örecekler…Üst üste koyduğunda bir şehir inşa ettiğin ama iki parçayı yanlış oturttuğunda dünyanı yeniden üzebileceğin…

Hayat, kendinin. Kalbinin durmadan hızla çarpacağı bir hayat mümkün…

Bu dünyanın özel bir yerinde tutunmak istiyorsak “güzel saçlarında dolaşsın elim” desin biri bize, biz de diğerine; bir başkasının hayat kıvrımlarında ne kadar yer alabilirsek ve onu ne kadar kendimize kabul etmişsek. Hatta bunu demesin bile güzel saçlarda dolaşsın eli. Bunları bilerek, bu duyguyu sahiplenerek ve bir art niyet aramadan…Ona takılmadan ve dünyayın tüm tükenmişliğine rağmen samimiyetle örülü duygularla olduğunu bilerek.

Hayatta hiç Bebek’te tur atmayı beceremeyelim sadece “hava” olsun diye…Başkalarının inşa ettiği yaşamda değil, çocuklar gibi, arada göde yaşların olduğu ama kimseye allah belanı versin denilmeyecek bir hayatı yaşamak, ne güzel bir umut. Şu yaşamda zamanımız ne kadar kaldıysa ve ne kadarını kendimize yakıştırarak yaşadıysak ve de yaşayacaksak.

Hayat akıyor, yeni derslere, yeni insanlara ve yeni çıkarımlara…

Eski çıkarımların ve olayların da hepsi zamanın boşluğuna karışsın.

“Hüzün çiçeklerin en güzelidir.” ya bir yandan, bu dünyada ne kadar akil görünsekte küçüğüz hepimiz, bir süre sonra her şeyin daha iyi olacağına inanıyoruz. Hatalar yapıp hataları bir yana bırakıyoruz… Hayat işte; bir eski dost: “her zaman bir anlam bulmak için kendini yoramazsın; hayat böyle bir şey; çoğu zaman anlamsız, çoğu zaman kendi yoluna devam etmeni zorlayan…” demişti.

Güzel saçları kavrayalım hepimiz, bir kaç yıl boyunca ya da bir kaç gece boyunca…Samimiyetin bir parçasını yeniden kuralım hayatımızda. Yoksa Bebek’te tur attığımız yeni sevgiliyleyken yeniden bir başka sevgiliyle hava atarken buluruz kendimizi.

Kimin karlı çıkacağı ne kadar önemli ki?

Fotoğraf: Özge Mumcu, Kasım 2009

Reklamlar

Hüzün çiçeklerin en güzelidir” için 2 yorum

Kendininkini ekle

  1. "Sen benim sevgilimsin, sevsen de sevmesen de.Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende." diyor bir de sevgili Sabahattin Ali. Her insan, hayatında en az bir kez bu sözleri söyleyecek anlayışa eriştiğinde, bunları artık tartışıyor olmayız herhalde.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: