Babam, Hamburg, Dostlar ve diğerleri….

Hamburg’dan dönüyorum. Çok yoğun birkaç hafta geçti. Hayat bu, gazetecilik alanında “dışarıdan” olarak gezinirken, babamın bir çok arkadaşına da denk geliyorum. Karşılaşmalar, “ay sen ne kocaman kız olmuşsun” demeler… Oysa, 30’uma yaklaşık 5-6 ay kaldı. Kendimle yüzleşmeler, kaybettiğim benliğimi kalabalık odalardan yalnız koridorlara aramalar, taramalar. Özel hayatta türlü yüzleşmelerle kendime geldiğim bir zaman aralığı.

Bir travmanın yükünü, toplumsal bir travmanın yükünü taşımaya devam ederek kimi zaman en yakınlarınla bile konuşmaktan çekindiğim bir “bomba” sesinin belirlediği bir yaşamın üçüncü on yıl kompartımanına doğru gidiyorum.
Babam bir yazısında şunu söylüyordu: “biz unutkan bir ulusuz. Unutuyoruz olup bitenleri ve karıları kızları gözü yaşlı arkada bırakıyoruz.” Bir çok dost unutmadı. Unutanlar da oldu; sonra dönenler de. Siyaseten istediği yere çekenler de oldu. Bir gün bir parti, diğer gün diğer parti sahiplendi. Adı üzerine türlü iftiralar çıkarttılar. Kendi inançlarına göre Uğur Mumcu ele geçirilmesi gereken bir değer olduğu için hoyratça bu adı kullananlar oldu, oluyor da. Biz hep sustuk çünkü hep aynı yerdeydik. Yıllar sonrasında vicdanını rahatlatmak isteyenler de oldu. Dediğim gibi, biz hep aynı yerdeydik. Hala da aynı yerdeyiz. Onun ideolojisini, gazeteciliğini, insanlığını, yaşamını aktarmak bizlerin de bir hayat amacı oldu.

Şiir dizeleri

Babamın yazdığı bazı makaleler bana şiir dizeleri gibi gelir. Bir sayfadan açarsın, yolsuzlukları anlattığı bir başka sayfaya geçersin, ama şunu düşünmüşümdür hep; nasıl bizlerin neler yaşayabileceğini gördü ve bütün bu cümleleri ardı ardına yazabildi. Kelimeleri, cümleleri yaşamıma ışık tuttu hep. Sadece siyaseten bir görü, olaylara derin bir bakış açısı, bir olayın arkasında yatanı araştırma ihtiyacını söylemiyorum. Kendi yaşantısının başka bölmelerini anlatırken, kimi zaman bir ruh yorgunluğunu, kimi zaman toplumun duyarsızlığına karşı başkaldırışını anlatırdı bu kelimeler… Mesela şunu derdi: “Gitsem bir dağ başına, çiçek toplasam. Buna desem erdem, buna inanç, buna onur.” Bu yaşa gelirken de, hep bunları hayatın önüne almaya çalıştım. Erdem, inanç, onur. Yaşamını anlatan yalın üç kelime. Yalınlıkla mağrurluğu bir arada taşıyan.

Paris’te bir toplantıda babamın, yaşamının son dönemlerinde bozuştuğu bir arkadaşını gördüm. İdeolojik olarak yollar taa o dönemde ayrılmış… O günlerde “nüans” olarak görülen ayrılıklar şimdi bir ana akım ayrımına varmış… Tesadüfen bir araya geldiğimiz yemekte şunu anlattı o arkadaşı, hala anlatırken tüylerim diken diken olur, diye ekledi. Annesini kaybetmiş; tarih 24 Ocak 1992. İdeolojik olarak çatışan iki arkadaş, babamın baş sağlığı telgrafı ve telefonuyla yaşamda yeniden karşılaşır. “Konuştuk, annem için ne kadar üzüldüğünü anlattı” der o arkadaşı ve “o desteğini hiç unutmamam” diye ekledi. Ve babamı kaybediş tarihi, annesini kaybettikten bir yıl sonra olur. Offf of, dedi ve durdu.

Hamburg’a ise babam 1978’den itibaren gitti. Darbe koşulları biraz rahatladıktan sonra ise -1987-1992 arasında- araştırmalarını yapmak için daha çok gitti. Hamburg-Köln-Münih üçgeninde tarikat-ticaret-siyaset, milli görüş hareketi, rabıta, ayrılıkçı kürt terörü hakkında araştırmalar yaptı. Rabıta, Tarikat-Ticaret-Siyaset ve Kürt Dosyası kitapları bu dönemden yadigârdır.

Bana, ağabeyime ve anneme ise yadigârları çikolataydı, kazaktı, oyuncaktı, boya kalemiydi, takıydı, çantaydı. Bizleri şımartmak için, o kısıtlı bütçesiyle ne kadar fedakarlıklar yapardı.

Hamburg
Etem Amca, babamın kaldığı otelde kalmamı sağladı. O dönemin lüks oteli biraz dökülmeye başlasa da, sanırım aynı manzaraya baktık. Gezdik Hamburg’u. Babamın gezdiği sokakları, bize aldığı hediyeleri aldığı dükkanlara girdik çıktık… Her dükkanda bana o boya kalemlerini, ağabeyimin sevdiği game-watchları anlattı. Hangi konuları konuşarak, hangi hararetli tartışmalardan çıkıp o hediyeleri almak için koşturduğunu anlattı. Behçet Amca ise babamın –hayal meyal hatırladığım – çocuklarla gelsek buralara, ne kadar severler; sizin çocuklarla da tanışırlar dediğini anlattı. Ekledi “buradan onu en son ben yolcu ettim. Şu gördüğün tren istasyonunda en son onu Münih için trene bindirdim. Trenin orada bekliyordum kalkması. Bana işaret ediyordu, haydi bekleme beni, ben giderim, diyordu.” Bir de, bir gün beraber Bremen’e gidip o hikayelerde anlatılan mızıkacıları görecektik.

Etem Amca’yla, beraber kahve içtikleri o tekneye gittik. Gün batımı yoktu ama güneş açıverdi. Oturduk. Babamı o en son rüyasında nasıl gördüğünü anlattı, ben nasıl gördüğümü anlattım. Kahkahalarla güldük sonra. Sakıncalı Piyade’de Aziz Nesin “acı acı gülmeyi” tarif eder ya öyle güldük. Sonra otele döndüğümde, çok duygulanmış olmama rağmen kıkırdamaya başladım. Kendi başıma deliler gibi güldüm. Bir insanın anısı 18 yıl sonra bile bu kadar canlı olur mu?

Etnografya Müzesi’nde mumlar yanmıştı. Babamın bir çizilmiş resmi arkada duruyordu. Dikili konuşmasından bir parçayı gösterdik, aynı yer aynı alkışlarla kesildi, 18 yıl boyunca olduğu gibi…Babamın çıktığı yerde konuştum. Aynı saate baktım. Oralardan bize getirdiği hediyeleri düşündüm…

Bugün, bu yazıyı, uçakta, gözlerim arada dolarak, boğazım düğümlenerek yazıyorum. Türlü duyarlı görünen duyarsızlıkları yaşayarak 18 yılı taşıdık. Bu yıllar boyunca, bazen çok güldüm çoğu zaman da göz yaşlarımı içime attım. İçsel olarak yaşadıklarımı aktarmam sulugözlü bir kız çocuğunun yaşadıkları olacaktı. Ben bir baba kaybetsem de, toplum Uğur Mumcu’sunu kaybetmişti. Benim acım ne kadar az gösterirsem, toplum acısını daha rahat taşır, diye içselleştirmiştim. Oysa, yaşadıklarımız, özel olsa da, bir toplumun travmasının da adıydı. Belki de bu nedenle de, bugün bu acının ne olduğunu doya doya anlatıyorum. Ne de olsa, bir tek ben üzülmedim.

Ve şimdiyse artık biliyorum, bu dünyada zamanımız kısıtlı; o üzerinde uzun uzun yaşadığımız anlar çok uzun gibi geliyor ama öldüğün zaman her şey bitiveriyor işte. Diğer tarafta birileri varsa, bir dünya varsa, nasılsa kavuşacağız. Diğer taraf varsa da yoksa da, bu dünyada anıları bugüne taşıyan arkadaşlar, dostlar, belki de acının da bir tesellisi oluyor. Bilmem ki. Yoksa nasıl yaşamaya devam ederdik?

Türkiye’nin kaybı aynı zamanda dünyanın da kaybı… Dünyanın değişmesini, bu “zalım” düzenin değişmesini isteyenler, er geç o “zalım”dan cezasını da görüyor. Barışın dilini kuranlar, dünyanın “daha ekmek ve özgürlük” için çalışmasına çalışanlar, “öteki” bir dünyanın kahramanları oluyorlar. Kendileri kahraman olmak istememiş olsalar dahi. Üç çiçek; biri erdem, biri onur, biri inanç. Bunları “eskiyen” bir sol ideolojinin içinden de yazmıyorum. Hayat, bu üçlüğü göz ardı edecek, hayatı o kadar hoyrat kullanılacak bir zaman aralığı da değil.

Anadolu’nun bağrından kopan “eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” türküsüne inanmak bile insana iyi geliyor.

Kimi zaman kendimi kandırıyor olsam da…

Reklamlar

4 thoughts on “Babam, Hamburg, Dostlar ve diğerleri….

Add yours

  1. Sabah kahvaltı sofrasında abinizin röportajını okurken bir düğüm geldi oturdu boğazıma,şimdi çözülüveren..O kadar büyük bir haksızlık ki bu ne desem ne yazsam hep eksik kalacak..Ama sizin de söylediğiniz gibi çok büyük bir teselliniz var.''Bizler ölüp gideceğiz ama Uğur Mumcu hep yaşayacak!''

  2. "Kimi zaman kendimi kandırıyor olsam da…" sözünü üstüne iyi düşünmek gerekir; belki başkaları kandırıyordur sizi veya kendinizi kandırmanıza göz yumuyorlardır… Bence bizim toplum hep bu noktada kaybediyor. Çevremiz ve biz.

  3. Sevgili Özge ,üzerinden 18 yıl geçmiş olması bile canımı acıttı.Ben de senin yaşında bir çocuktum, henüz kimsemi kaybetmemiştim ve o güne kadar sokakta oynadıktan sonra eve geldiğimde aldığım en acı haber olmuştu.O gün hiç tanışmadığım ama düşündükleri,yazdıkları evimizde her gün konuşulan bir büyük adam için , yakınını kaybetmiş biri olarak ağladım…gerçekliğine inanamadım ama 13 yaşında bir kız çocuğu olarak gelecek kaygısı duyarak yaşadığım günlerin başlangıcıydı.Senin babanın resmi yıllarca bizim duvarımızda asılı kaldı.Toplumsal travma mı? evet öyle …beni de şekillendiren bir kayıp oldu bu ve daha kimbilir kimleri…“Gitsem bir dağ başına, çiçek toplasam. Buna desem erdem, buna inanç, buna onur.” keşke…

  4. babamı hayatta iki kez aglarken gordum… ilki kendi babasının ölümüydü… 5 yasindaydim anlam verememistim… ikincisi babanın olumunun ardindan oldu… hala bugun gibi gozumun onunde… trt1 de 45 dk surmustu haber… bittiginde babamın gozyaslarina bogulup hickiriktan konusamadigini gordum… agladim babam agliyor diye… 13 yasinda bir orta okul ogrencisiydim ama anlamistim ne demek oldugunu… ugur mumcu kimdi pek bilmiyordum.. kitaplari vardi evde ama hic okumamistim… merak ettim, o gunden sonra okudum hep… babamla konustum hakkında… "yasaydı" derdi… "yasaydı baska bir turkiye olurdu"… hep ozlemle ama biraz da ici yanarak anardı… buyudukce ve okudukca babamın icini neyin yaktıgını daha iyi anladım.. ama seni en iyi 2002 yılında anladım… mart ayında kaybettik babamı… üniversitedeydim.. ankarada… her 24 ocakta gelirdim evinize… seni ve ozguru gorurdum uzaktan… ama anlamamısım hic… simdi sizi de iyi anlıyorum… yasadigin sey cok zor…insanın babasını kaybetmesi cok zor… bu ulkenin ugur mumcu'sunu kaybetmesi cok zor… sabır diliyorum sana…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: