Mumcu ve Dink’in katilleri aynı


ONUR KILIÇ/BİRGÜN

Uğur Mumcu cinayeti yaşandığı dönemde önemli bir toplumsal travma ve kırılma yaratmıştı. Siz toplumla hem aynı şeyleri ama bunun dışında birçok bambaşka duyguyu da yaşadınız. Babanızı kaybettikten sonra onun kimliğinize ve kişiliğinize etkisi ne şekilde oldu?
Ben babam öldürüldüğünde 11 yaşındaydım. Şimdi bakınca çok küçük bir yaş. Kimliğim, Uğur Mumcu’nun ardından kalan kızı Özge olmak üzerinden şekillendi. Hayatımın büyük bir kısmı anmalarla geçti. Düşünün ki 18. yılı yapıyoruz, ben 29 yaşına geldim, hala anmaya devam ediyoruz. Hayat, babamdan sonra yazılanlara bakmakla geçti. Aile hayatının şüphesiz kendine özgü özel anıları vardır. Ama yakınını bu kadar erken yaşta kaybedince anılar daha da değerli oluyor. Ancak olayların doğası gereği bu anıların dışına çıkmak durumunda kaldık. Toplumsal olarak hem çok büyük bir sevgiyi hem de baskıyı yaşadık. Dolayısıyla hayatımın yüzde 90’ını etkilediğini söyleyebilirim. Toplumda herkesin aklında bir Uğur Mumcu imgesi vardır. Dolayısıyla “Uğur Mumcu’nun çocuğu” olmak toplumda nasıl durmamız ve neleri söylemememiz gerektiğine ilişkin ciddi bir baskı oluşturuyordu. Ama şu anda bütün bunlarla çok daha rahat başa çıkabilecek bir yaşa geldim. Başka şeyler yapabilecek durumda olmama rağmen de, son üç yıldır, vakfın sorumluluğunu üstlendim. Çünkü başınıza böyle bir haksızlık geldiğinde, hele Türkiye gibi bu konuda hiç de yalnız olmadığınız bir ülkede bunun üzerine gitmek gerekliliğini hissediyorum. Toplumsal Bellek Platformu 1 yıl önce oluşmuş olabilir ama um:ag ve bu bilinç benim hayatımda 13 yaşımdan beri var.

Babamın ilk ölüm yıldönümünde insanlarda “Biz bu yıl ne yapacağız?” duygusu oluşmuştu. Son 1 ayda kimsenin elinde daha metinler, arşivler bile yokken, aceleyle bir çalışma yapıldı. Kerim Avşar, Ali Sirmen, İlhan Selçuk gibi isimlerin katıldığı, tiyatrocuların, bale sanatçılarının da yer aldığı bir anmaya dönüştü. Yıllar boyunca, çok önemli oyuncular, müzisyenlerle anma gösterileri gerçekleştirdik. O geceler, Işık Kansu’nun metinlerini yazdığı ve çok emek verilen gecelerdi. İlk 2 yıl um:ag da yoktu ve biz aile olarak anma gerçekleştiriyorduk, Cumhuriyet de destek veriyordu. Sonra yavaş yavaş birçok sivil toplum kuruluşu biz de anma yapmak istiyoruz diyince anma etkinlikleri halka halka genişledi ve “Adalet ve Demokrasi Haftası”na dönüştü. 31 Ocak da Muammer Aksoy’un ölüm tarihi ve babamın ölümüyle tam 1 hafta var arasında. 2000 yılından beri de bu hafta başlıklarla gidiyor. Bu sene de “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” başlığıyla yapıyoruz.

Toplumsal Bellek Platformu’ndan söz ettiniz, onun kuruluş aşamasına değinebilir miyiz? Ölümlerin üzerinden uzunca zaman geçmiş olmasına rağmen sizi henüz bir yıl önce bir araya getiren, platformu kurmaya yönlendiren duygu ve düşünce neydi?

Öncesine gidelim isterseniz. 2003 yılında biz vakıf olarak “Unutmayalım Unutturmayalım” başlıklı pul ve kitaplardan oluşan bir çalışma yaptık. Öldürülmüş aydınların fotoğrafları, neden öldürüldüğü ve arkasında babamın konuya ilişkin yazdığı yazı vardı. Babam bu cinayetlerin fikri takibini yıllardır yaptığı, derin ilişkileri sorguladığı için bize bir kaynak da oluşturdu. Bunu takiben de “Neden Öldürüldüler” kitap dizisi başladı. Orhan Tüleylioğlu bütün ailelerin yakınlarıyla görüştü. Bu herkesin içinde olan bir şeydi ama herkes dağınıktı. Ben örneğin Eren’i (Aysan), Alaz’ı (Erdost), platformda olmamasına rağmen Nilüfer Kışlalı’yı biliyordum, tanıyordum. Derken, 21 Haziran 2009’da Canan Kaftancıoğlu’nun “Benim Babam Bir Kahramandı” adlı anma etkinliğinin davetiyesi bize ulaştı ve “Herkes geliyor, ben gitmezsem çok ayıp olur.” duygusuyla oraya gittim. İyi ki de gitmişim. Sonrasında herkesin adresleri toplandı, bir mail grup oluştu. Sık sık bir araya gelmeye ve ne yapabiliriz diye konuşmaya başladık, platform statüsünde devam etme kararı aldık. Geçtiğimiz yıl özellikle Nükhet İpekçi’nin çıktığı televizyon programında Abdi İpekçi’nin kanlı gömleğini göstermesiyle bize olan ilgi daha da artmaya başladı.

Hrant Dink ailesiyle özel olarak temasa geçmemiz ve tek açık kalan davanın Hrant Dink olması nedeniyle bir şey yapmamız gerektiği düşünceleriyle bir toplantı yaptık. Daha sonra yaptığımız toplantıda da TBMM’ye bir dilekçe vererek bu haksızlıkları yaşamış insanlar olarak varlığımızı hatırlatmayı uygun gördük. Şimdi, neredeyse her ay bir etkinliğimiz var, daha sonra hukuk, zaman aşımı, insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda bir arama konferansı yapmayı düşünüyoruz.

Hrant Dink davasının, halen sürmesi ve en yakın ölüm olması sebebiyle bütün öldürülmüş aydınların yükünü sırtında taşıyan bir yönü var. Hrant Dink’in mücadelesiyle Uğur Mumcu’nun mücadelesi arasındaki paralellik nedir sizce?
İlk toplantıda biz Arat’la da, Orhan Bey’le de yeni tanışıyorduk. Yan yana oturuyorduk, Orhan Bey bana döndü ve “Hrant, Uğur Mumcu’nun kitaplarını okurdu, biz de onları okuyarak büyüdük.” dedi. Çok duygulandığım bir andı. Babamın platformdaki tüm insanların hayatlarına dokunmuş olduğunu bir kez daha hissettim. Doğan Öz davasında da aynı şekilde gidip davaları takip ediyordu. Sezen Hanım babam için “Onun orada olacağını bilirdik.” derdi.

Babamın söylediği şeyler içerisinde en önemlilerinden birisi “İnsanlar öldürülürken susulmaz.” idi. Bir yazısı vardır. Kapısı çalınıp öldürülen bir albay için de, sokakta vurulan bir çocuk için de, Musa Anter için de cinayetlerde kimlik aranmayacağını söyler, masum insanlar öldürülürken susulmaz der.

Bu cinayetlerin arkasında kontrgerilla, Emniyet, MİT ve uluslar arası bağlantıları görüyoruz. Bütün cinayetler için benzer bir yapılanmadan söz edebiliriz. Bunun adına Ergenekon dediler son dönemde fakat çok karıştırılmış bir dava olduğu için bunu savunmak söz konusu değil. Ama içinde (yanlışlıkla da araya girmiş olsa) doğru noktalar olabileceğini düşünüyorum. Ancak olayın hukuki süreçlerindeki yanlışlıklarına değinecek birikimde de değilim. Ancak, örneğin bugün orada yargılanan Albay Arif Doğan Hizbulkontra’yı ben kurdum diyor. Babam 1992 yılında Hizbulkontra yazısını yazmış. Sonuç olarak böyle bir yapı var.

Uğur Mumcu ve Hrant Dink’i birbirlerinden çok farklı kamptalarmış gibi konumlandırmak, Hrant Dink’i diğer bütün faili meçhullere kurban gidenlerden ayrıştırmak çok büyük bir manipülasyondur. Keşke ikisinin bir konferansta oturma şansları olsaydı, kendi düşüncelerinin hangi noktada ayrışıp hangi noktada ortaklaştıklarını konuşabilselerdi. Bizim elimizden bu imkânlar alındı. Hele ki ifade özgürlüğü konusu… Düşünün ki babam 80’lerin ortasında 141 ve 142’nin yanında Anayasa’nın 163. maddesinin kaldırılmasını da savunmuştur. Bunları düşününce, bu insanları ayrı yerlere bölüştürmek söz konusu olamaz, bu çok yanlıştır. Katilleri aynı yapıdandır. Bugün gelip Trabzon’dan birkaç çocuğun seçilmesiyle daha önce İslami Kudüs Savaşçıları örgütünün seçilmesi arasında yapısal olarak fark varmış gibi görünse de aslında yoktur. İkisi de kullanılmışlardır.

Bana kalırsa Uğur Mumcu’nun cenazesinde atılan “Mumcu’nun katili kontrgerilla” sloganı “Türkiye laiktir laik kalacak”tan çok daha önemliydi. Ama o dönemde her şey birbirine karıştırıldı. Biliyorsunuz, babamın son dönemlerinde çalışmaları Öcalan ve MİT arasındaki bir ilişki olup olmadığı üzerineydi. O dönem, ankesörlü telefondan birisi Cumhuriyet’i arayıp “Evet PKK yaptı” diyip kapatmıştı örneğin, hatırlıyorum. Bunlar hep şüpheydi. Daha sonra oklar İslami örgüte doğru kaydırıldı, ilk 3 sene soruşturmalar bilinçli olarak savsaklandı, o dönemin savcılarından Ülkü Coşkun’un “Bu işi devlet yapmıştır, siyasi iktidar isterse bunu çözer.”, başka bir savcının “Ben devletin savcısıyım, ancak bu kadar ileri gidebiliyorum”, Mehmet Ağar’ın “Bir tuğla çekersem duvar üzerimize yıkılır” demesi gibi ibretlik olayları da yaşadık.

Hrant Dink ve Uğur Mumcu’nun mücadelesinin çok ortak yönü vardı. İnsanların ölümlerinin “ideolojik” olarak birbirinden ayrıştırılmaması gerekiyor. Konunun kamplara ayrılarak bir kan davasına dönüştürülmemesi gerekiyor Aksi halde hangi noktada birleşeceğimizi unutur hale geliyoruz.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden 6 ay sonra da Sivas Katliamı yaşandı. Bu tarihlerden sonra Türkiye’de siyasal ve toplumsal bir dönüşüm yaşandığını düşünüyor musunuz?
Türkiye o dönemlerde koalisyonlarla yönetiliyordu. Fetret devri gibi bir dönem söz konusuydu. Bu benzerlik biraz kötü oldu ama… (gülüyor) Siyaset fikirsiz, yalnızca milletvekili olmak, ihale takip etmek gibi pozisyonlara odaklanan bir mecra olmaya başladı. Benim görebildiğim bu.

Daha önemlisi, siyasi olarak o dönem Turgut Özal’ın da ölümüyle beraber ANAP çözülmeye başladı, onların yerine Tansu Çiller çıktı. Bir yanda devletin kutsallığını savunan bir yapı kurulurken, ona karşı çıkan bir sol olmamaya başladı. Merkez sol da benzer mantıkla devletin kutsallığına odaklanmaya başladı. Yani bu yaşananlar solu da etkisizleştirdi, onun uçlarını da törpüledi. Saydığımız bütün isimler; Turan Dursun, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, İslam dini üzerine, bağımsız hukuk üzerine eleştirel çalışmaları olan isimlerdi. 12 Eylül’den önce başlayan bir projenin yapıtaşlarıydı bu cinayetler. Daha özgürlükçü, bağımsız, sorgulayan bir Türkiye’den, ibadet eden bir Türkiye’ye dönüştürüldü. İbadet derken sadece dini referansları da kast etmiyorum. Biat kültürü dediğimiz durum. Başbakan ne derse onun olduğu bir duruma dönüştük şu anda. Kimsenin hiçbir şeyi sorgulayamadığı bir noktaya geldik.

Bugüne kadar gelmişken, 8 yıldır tek başına iktidarda olan bir yapı olarak AKP’nin faili meçhullerin aydınlatılmasına, davaların sonuçlandırılmasına dönük özel bir çabasını görebiliyor musunuz diğer dönemlerle karşılaştırınca?

Dilekçeyi vermeye gittiğimiz zaman ilk ziyaret ettiğimiz yer AKP grubuydu. Biz bir ayrım gözetmedik bu görüşmeleri yaparken. Hatta MHP’den de randevu istedik ama bizimle görüşmediler. Babaları o dönem sağcılar tarafından öldürülmüş arkadaşlarımız da vardı ve buna rağmen bu görüşmeyi istedik, yüreğimizde de böyle bir kin yoktu ama bizimle görüşmek istemediler.

Biz aileler olarak TBMM’ye gittiğimizde oldukça kalabalıktık. Bekir Bozdağ ve Ayşenur Bahçekapılı bizi karşıladı. Bekir Bozdağ “Evet, Türkiye’de karanlık bir dönem oldu, Ergenekon davasında olduğu gibi AKP bunun üzerine gidiyor, biz karanlıkların üzerine giden yegane partiyiz.” dedi ve kendimizi teker teker tanıtmamızı istedi. Gül Erdost başladı ve “Ben yayıncı, şu zamanda şu yöntemlerle öldürülmüş İlhan Erdost’un eşiyim.” dedi. Daha sonra Doğan Öz ailesi ve teker teker herkes konuşmaya başladı. Herkes hüngür hüngür ağlamaya başladı. Tahminime göre, Bekir Bozdağ da pişman oldu.

Çapraz ateş, yakılma, bombalama, bıçaklanma ve aklınıza gelebilecek bütün cinayet şekillerine maruz kalmış insanların yakınlarından oluşan bir topluluğuz biz. Söyledikleri şey, karanlıkların açığa çıkacağı yönündeydi. Daha sonra Zafer Üskül’e gittik. Zafer Üskül en çok ağlayandı, hatta bizden çok o ağladı.

Bundan 2 ay sonra Zafer Üskül’le karşılaştık Meclis’te. Talebimizi CHP Meclis gündemine taşımak istediğinde bu AKP tarafından CHP’nin bir kanununa destek vermemesi gerekçe gösterilerek reddedilmişti. Nasıl bir şey yapacaklarını sordum. Bütün cinayetler için komisyon açmamız imkansız, Hrant Dink için bir komisyon açmayı düşünüyoruz dedi. Ardından konu 4 kez Meclis Genel Kurulu’na taşındı ve 4 kez AKP oylarıyla reddedildi.  CHP ve BDP gibi birçok konuda uzlaşmayan iki parti faili meçhuller konusunda ortak davranıyorlar. Dilekçeyi en son getiren BDP oldu, CHP de buna destek oldu ve Sırrı Sakık konuşurken Suat Kılıç CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’e giderek “Bu işin nereye varacağını görüyor musun, işte bu yüzden biz geçirmeyeceğiz.” diyor. 17 bin faili meçhulden bahsedildiği için. Hangi kuyudaki hangi cesetten söz ediyorsunuz. Musa Anter’i kullandılar en son, “Ape Musa bizimdir” diyerek. Nereye dayanarak bunu yapıyorlar. Sadece söylem olarak bunu üretiyorlar ve faydacılar. Erdal Eren için de aynı şekilde. Bunun sonucunu kesinlikle getirmiyorlar. Geçici 15. maddeden söz ettiler, hangi aşamadayız? 6 ay geçecek neredeyse, suç duyuruları oldu ama sonuç yok. Adım adım gittiğimizde, bütün dilekçeleri reddedilen ve mağdur olan taraf hala biziz.

Uğur Mumcu’nun yaşadığı dönemde bir aydın olarak toplumla kurduğu ilişki ve gerçeği anlatma vazifesiyle bugünün aydın sorumluluğu ve tipolojisi arasındaki ilişkiyi konuşabilir miyiz?
Asla birbirlerine benzemiyor. Elbette ki çok değerli hocalar, aydınlar, aktivistler, -aktivist kelimesinden de hiç haz etmiyorum ya-, eylemciler var. Bunların büyük bir kısmını dışarıda tutuyorum. Sadece televizyondaki tartışma programlarında gördüğümüz bir takım insanlar var aydın olarak görülen. Konular akşamın reyting ihtiyacına göre televizyona geliyor ama bize köpük bile kalmıyor. 60’lardan, 70’lerden itibaren taşınan, babamın da yaşadığı dönemdeki aydın tipolojisi belirli prensiplere dayanıyordu. Bilginin dürüstçe aktarımı, araştırma, somut bilgiye dayanan bir yapıydı. Şu anda bilgiye dayanmayan, ne olduğu da belli olmayan fikirler üzerinden süren tartışmalar var, birçok tartışmanın altyapısı da yok. Cinayetlerde de hedeflenen böyle bir altyapı erozyonuydu diye düşünüyorum.

Bugün kendi ikbalinin peşinde koşan, şahsi polemikler üzerinden giden, birbirlerine sürekli laf atan bir köşe yazarları var. Bu kişisel tatmine dayanıyor, toplumun ihtiyacıyla hiçbir ilgisi yok. Reyting toplayayım, yazım daha çok okunsun, maaşım artsın, daha büyük bir gruba transfer olayım gibi arızalar bugün çok popüler. Tabii olumladığımız dönemlerde de böyle davranan insanlar vardı, zaten bunun miladı 80’lerden itibaren başlayan neoliberal dönüşümün basına doğrudan etkileriyle ilgilidir. Bu dönemin aydınlarıyla Uğur Mumcu’yu ya da o dönemin aydın yapısını birbiriyle karşılaştırmak söz konusu bile olamaz bana göre.

Uğur Mumcu Cumhuriyet Gazetesi’nin şüphesiz en önemli değerlerinden birisiydi. Babanızın ölümünden bugüne gazetenin yayıncılık anlayışında saptayabildiğiniz dönüşümler nelerdir?
Cumhuriyet’le olan ilişkimiz daha çok kişiler üzerinden ilerledi. Bunu da söylemekte bir beis görmüyorum. Daha çok Mehmet Açıktan ve Işık Kansu üzerinden yürüdü. Bu iki isim hakikaten çok çaba sarf etti, bunun dışında elbette gazete de sahiplendi. Gazete, şu anda hala ekonomik yolsuzluklar üzerine giden önemli mecralardan birisidir.

Bizim şu anda vakıf olarak da eğitimcilerimizin birçoğu Cumhuriyet’in eski çalışanlarından, deneyimli muhabirlerinden oluşuyor. Ama Türkiye’deki önemli yapıtaşlarının eksilmesinden diğer kurumlar gibi Cumhuriyet’in de payına düşeni aldığını düşünüyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: