Türkiye’de Mizahın Anlamları – Levent Cantek’le Söyleşi

Özge Mumcu


“Mizah dergileri Türkiye’de siyasi yönleriyle hatırlanmıyor, dolayısıyla gerilemelerini sadece 12 Eylül’le eşleştirmek hatalı olabilir. Türkiye’deki mizahın dönüşümünü sosyal medya ve iletişim teknolojilerindeki değişimle daha fazla ilişkilendirerek, tv yapımlarının farklılaşan içeriği ışığında yeniden yorumlamalıyız. Tv dizilerine bugüne kadarhiç görülmemiş bir finansman sağlanırken, kapitalist kâr daha çok internet ve tv medyasından dönerken, mizah dergiciliğinin gerileyişini 12 Eylül ya da Berlin Duvarı’nın çöküşü ile sınırlı okumak, eksik bir analiz olur.”     

 Düzenleme-Deşifre:Okay Bensoy

Fotoğraf: Ümit Bektaş
“Nasıl”Dergisi, S. 6, Yaz 2011
Levent Cantek,1969, Ankara doğumlu. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler lisanseğitimi aldı, Gazi ve Ankara Üniversitelerinde Gazetecilik yüksek lisans vedoktorası yaptı. Çizgi roman ve mizah ile ilgili çalışmalarıyla tanınıyor.Kültür tarihi ile ilgili çalışmalar yapıyor. İletişim Yayınları’nda editörolarak çalışıyor. Blog yazarı: http://www.derinhakikatler.blogspot.com
Kitapları:“Türkiye’de Çizgi Roman” (İletişim Yayınları, 1996/2002), “Markopaşa: Bir Mizahve Muhalefet Efsanesi” (İletişim Yayınları, 2001), “Karaoğlan: Erotik veMilliyetçi Bir İkon” (Oğlak-Maceraperest, 2003), “Çizgili Hayat Kılavuzu:Kahramanlar, Dergiler ve Türler” (der. İletişim Yayınları, 2002/2004), “ÇizgiliKenar Notları” (der. İletişim Yayınları, 2007), “Cumhuriyetin Büluğ Çağı”(İletişim Yayınları, 2008), “Anadolu Masalları” (Dipnot Yayınları, 2009),“Şehre Göçen Eşek: Popüler Kültür, Mizah ve Tarih” (İletişim Yayınları, 2011).


Özge Mumcu (ÖM): Türkiye’de mizahın düşünsel kökleri ve kullandığı malzemenin arka planı üzerine neler söyleyebiliriz? Hangi akımlar, hangi dönemlerde daha fazla işlendi?

Levent Cantek (LC):         Sadece mizah açısından değil, herhangi bir şeyin nasıl tanımlandığına bakarken aslında onun kimin tarafından tanımlandığını da görüyoruz. Mizahın başlangıç dönemi olan 1920’leredönersek, ilk nitelemelerde onun bir tür “terbiye aracı” sayıldığını anlıyoruz.Kim konuşuyor, toplumun terbiye edilmesini, eğitilmesini kim istiyorsa, onlar.Toplumun bazı açmazlarının mizahileştirilerek çözülebileceğine inanılıyor,mizahın bir tür “pansuman” olarak anlaşıldığını biliyoruz. Mizaha yüklenen buişlev, Fransızca literatürden, Bergson vasıtasıyla gelişiyor. Türkentelijansiyasında gülme’ye ve mizah’a dönük yaklaşımların Bergson kaynaklı geliştiğine tanıklık ediyoruz (bkz. Henri Bergson, “Gülme: Komiğin AnlamıÜstüne Deneme”, çev. Yaşar Avunç, Ayrıntı Y., 1996). Mustafa Şekip Tunç’tanHilmi Ziya Ülken’e kadar geniş bir yelpazede Türk düşünce tarihini belirleyenler, Bergson’a epeyce atıfta bulundukları için, bu düşünürlerin metinlerini takip eden mizahçılar da Bergson temelli bir mizaha yakın duruyorlar. Örneğin Aziz Nesin, mizahı anlatmak gerektiğinde, yıllarcaBergson’a başvurmuştur, ama biz bugün Freud, Bakhtin kanalından gelen mizah eleştirisinin dahil olduğu daha geniş bir perspektiften konuya yaklaşabiliyoruz. Freud, mizahın cinsellikten, bastırılan alanlardan ve argodan beslendiğini belirterek, mizahın yıkıcı rolünün geleneksel’e, ortodoks-an akım ahlak’a karşı duruşunda yattığını, yıkıcı bir içerik de taşıdığını imliyordu.Bakhtin ise dille ilgileniyor, altkültüre has öğeleri inceliyor ve karnavaleskolanın mizahın elinde bir tür direniş mecrası olarak kullanılabileceğinden bahsediyordu (bkz. Mikhail Bakhtin, “Karnavaldan Romana: Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Yazıları”, çev. Cem Soydemir, Ayrıntı Y., 2001; LeventCantek, “Altkültür Popüler Direniş Yöntemleri”, Birikim, S. 105-106, s. 126-133, 1998). Ne var ki, ilk dönem mizahçılarımız uzunca bir süre, bu mecralardan beslenmekle birlikte, buradan bakmadılar, Bergson ekolünün anafikirleri üzerinden mizah anlayışlarını kurdular. Mizahı topluma yardımcı olan, onun yanlışlarını düzelten araç olarakokudular. Toplumun bazı sorunlar yaşayabileceğini, ancak bunların mizaharacılığıyla, mizahın işaretiyle düzeltilebileceğini savundular. Bu, aslındatam da mizaha yüklenen işlev yüzünden oldukça muhafazakâr bir yaklaşım… Öte yandan, mizahın ve özellikle karikatürün saldırı barındıran bir eleştiri aracı olabileceğine inanan bir kesim de vardı. Sonuçta, mizahı topluma “pansuman”yapan, topluma yardımcı olarak görenler ile iktidar mekanizmalarına yüklenen,yarayı deşen, görünür kılan “neşter” gibi kullanan iki farklı yaklaşımın varlığından söz edebiliriz…

(ÖM):  Yaklaşımları özetlemişken; mizahçılar, yani işin eyleyenleri hakkında neler söyleyebiliriz?
(LC):   Türkiye’deki mizahçılar, aktüaliteyle ilişkisini genellikle gazetecilik kalıpları üzerinden kuran, “gazeteci gibi” yazıp çizen kişilerdi. Gazetelerde uzunca bir süre sadece kendi sütunlarını değil, gazetenin tümünün tasarım-mizanpajında söz sahibi olan, dolayısıyla görece yüksek maaş alan çalışanlardı. Çoğunluğun değerleriyle uzlaşan, neredeyse herkesin kızdığına kızıp güldüğüne gülen,siyaset kurumlarıyla ve rejimle organik bağları bulunan insanlardan bahsediyoruz.

(ÖM):  Bumizahçılara aynı zamanda “gazeteci” diyebilir miyiz?
(LC):   Gazeteci’denanladığım, “ufku sabah doğan, akşam batan kişi”dir… Bununla, son derece aktüel yaşama halini kastediyorum. Gazeteci, hemen her olayı, durumu gazete manşetine göre düşünen,o manşeti pekiştirecek şekilde yeniden-yeniden yazan insandır biraz da… Bubakımdan, karikatüristler ve mizahçılar da genellikle bu yönde düşünenlerdir.Mizahın “pansuman” ve “neşter” gibi iki ayrı fakat birbirini tamamlayabilenişlevle algılandığını hatırlarsak, mizahçılar bir yarayı açıp onu görünür kıldıklarınave aynı anda onu tedavi etme saikiyle pansumana giriştiklerine göre; mizahınbir yandan toplumu iyileştirirken, diğer yandan bu yarayı deşerek,yaralayanlara (çoğu zaman siyasetçilere) yönelik saldırgan tutumundan dabahsedebiliriz. Pansuman ve neşter metaforlarını kullandığımız mizahçılarda seküler ve milliyetçi vurgular belirgin… Özellikle 1950’den sonra sürekli sağpartilerin iktidara gelmesi tanımlanışlarını etkiliyor. Sağ hükümetleri eleştirmek, güzel bir sol makyajdır. Şunu demek istiyorum: hep sağ partiler hükümet olduğu için onlara yönelik eleştiriler sizisol muhalif gösterebilir. Sahiden sol musunuz, muhalif mi pek tartışılmaz.Mizahçılar, özellikle 1970’li yıllara kadar modernistleri, geniş anlamdaliberterleri, azınlıkları, komünistleri ve şeriat yanlısı olarak gördüklerinieleştirdiler. Bugün bu tutum, seyrelmekle birlikte pek değişiklik göstermedi.Liberter eğilimleri peşinen yabancı veya Kürtçü saydıklarını, anti-entelektüelisttepkiler verdiklerini söylemek mümkün. Böyle bakılırsa, gazetecilerin ortalama beğeni ve şikâyetlerinin pek dışında düşünmedikleri de görülebiliyor. Alelacayip ya da bizi ters köşeye yatıracak bir yorum çıkmıyor ekseriyetle. Ne diyeceği merak edilen mizahçı çıkmaması biraz da bundan… Üretimler bu yönde geliştirilmemiş durumda.

(ÖM):  Hangi dergilerden geliyor bu eleştiriler?
(LC):   Farklı dönemler ve dergiler sayabilirim ama kastettiğim, dergilerle sınırlı bir şey değil, gazeteleri de kapsayan genel bir auradan söz ediyorum. Sadece siyasal parti ve liderler ekseninde düşünmemek gerekiyor. Mizah dergileri, orta sınıf değerlerinin taşıyıcısıdır. Alt ve üst sınıfları nasıl tanımladıkları da siyaseten incelenmeli. Üst sınıflara bir döneme kadar “zengin azınlıklar”,“Dönmeler”,“Yahudiler” üzerinden yüklendiler, yakın döneme kadar da “hacıağa,concon, Lailacı” gibi isimler taktılar. Alt sınıflara ise “herif, kazma,maganda, hıdır, zonta ve apaçi” gibi adlar yakıştırdılar. Kime güldüğün, kim olduğunu da vurgular.


Bizde entelektüeller, yaşama dair süreçleri iktisadi etkenlerle açıklamaktan ziyade,kültür temelli bir tartışmaya eğilimli olduklarından, üst ve alt sınıflardanfarklarını da -yine bu adlandırma/etiketlemelerde gördüğümüz gibi-kendilerinden olmayanları “kültürsüzlük”, “eğitimsizlik”le ya da “sonradangörme”likle açıklarlar. Üst sınıfa yükselmiş taşra kökenliye “hacıağa” demek,bir orta sınıf adlandırmasıdır (dönem tartışmaları için bkz. Levent Cantek,“Cumhuriyetin Büluğ Çağı: Gündelik Yaşama Dair Tartışmalar (1945-50)”, İletişimY., 2008). Kısacası, mizah eksenimizi oluşturan, yinelenen ve süregelen birdeğerler bütünü var. Türkiye’de mizah dergileri de işte bu bakış açısındantüremiştir (“rejimin ötekileri”nin çizgi roman-hikâye ve mizah dergilerindenasıl işlendiği için bkz. der. Levent Cantek, “Çizgili Kenar Notları”, İletişimY., 2007; “Kenar Mahalleye Dair ‘Dip’notlar”, Birikim, S. 111-112, s. 126-136,1998).

Akbaba’dan devam edersek; en uzun ömürlü mizah dergimizdir, içerik ve tiraj yönünden çok başarılı olduğu için değil, devamlılık gösterdiği için etkili olmuştur. Rejimle ve hükümetlerle sürekli dirsek teması kurmuş, anlaşmalar yapmış, her iktidardan el altından para desteği almıştır. Başbakanlık arşivleri artık açık olduğu içinbunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Birçok dergi farklı nedenlerle kapanırken, Akbaba’nın siyasi ilişkileri sayesindeuzun ömürlü olması ve para kaynağının hiçbir iktidar döneminde kesilmemesi,yayıncısının pragmatizmi ve derginin sürekliliği bakımından ayrıca konuşulmasıgereken ilginç bir konu… (bkz. Levent Cantek, “Yusuf Ziya’nın Akbaba Mizah Dergisi”, Tarih ve Toplum, S. 10,2010.) Aziz Nesin, her ne kadar dergi yönetiminin bu tutumuna karşı çıktıysada, Akbaba’nın en üretkenkalemlerindendi, bu da garip bir çelişki… Aziz Nesin çok önemli bir isim,sadece mizah yazarlığının değil, mizah dergilerinin siyasi duruşlarını da etkilemiştir. Örneğin, hep söz edilen Gırgırda Aziz Nesin’in paltosundan çıkmıştır…



(ÖM):  Dönemselleştirmeyeçalışırsak, Türkiye’de mizahın ve mizahçının değişim dinamikleri üzerine nelersöyleyebiliriz? Bu konuda bize hangi dergiler/okullar, mizahçılar ya daakımlar/ekoller yardımcı olabilir?

(LC):   Şimdiyekadar konuştuğumuz ana eksen, belki tümüyle değil ama “kültür endüstri”lerininkurulma aşamasına denk düşen 1960’larla beraber değişime uğradı. 1960’tanönceki matbaa tekniğiyle, dağıtım kanalıyla 1 milyon okura ulaşmanız imkânsızdı. Ofsetin ve karayolu ağının yaygınlık kazanmadığı Türkiye’de 100 binbaskı yapan bir makine, bir süre sonra dağılmaya başlıyordu. Düşünsenize,makine bozulursa batarsınız… Matbaa ve dağıtımın gelişmesi, gazetelerin bünyesinde farklı dergilerin kurulmasını kolaylaştırdı. Örneğin Simavi Ailesi,ortalama okurun mizah algısına hitap eden, anakım mizahtan kök bulan, hafifargo kullanan, erotik içeriğe de sahip ucuz bir dergiyle işe başlayarak ciddi satış rakamlarına ulaştı. Gırgır daha sonra özgün bir içeriğe kavuşmuştur.


Türkiye’de mizah dünyasında da etkisini görebileceğimiz 1960’lardaki önemli dönüşümü, 1961Anayasası’ndan sonra gelişen sol akımlarla birlikte değerlendirebiliriz. Oğuz Aral’ın yetmişli yıllardaki “millici-yerelci sosyalizm” anlayışının,evrenselci-marksist eğilimlere yönelik karşıtlığının ilk izleri bu yıllardançıkmadır. Öncesinde eleştirel çalışmaları yok değildir ama minimalisttir,politik tercihini çalışmalarına, örneğin popüler çizgi romanlarına açıkçayansıtmamaktadır. Editörlük ve çizerlik farklı şey elbette… Oğuz Aral’ın dönüşümü anlık ve konjonktürel olmamıştır. Aziz Nesin’in paltosundan çıkan Gırgır, genç kuşak çizerler dergiyidevralana dek siyasi tavrı olan bir dergi kimliğinde değildir. Türk mizahında genelde de gördüğümüz erotik içeriğe, erkek-egemen bir üslûba sahiptir,cinsiyetçi, homofobik, yabancı düşmanı nitelikler taşır. Dergideki “AvanakAvni” karakteri gibi genç-abazan, hafif argo kullanan erkek kahramanlarınmaceralarından kuruludur. Bu sonradan değişti demiyorum, elbette bu yönsemevarlığını korudu. Benim dediğim, başlangıçta sadece bu yönün varolduğu…

Oğuz Aral
Kültür endüstrisinin 1960’lardaki yükselişi, Oğuz Aral örneğinde, daha önce Türkiye’dehiçbir gazeteciye kolay kolay nasip olmamış bir maddi güç de kazandırdı. Busüreç, Oğuz Aral’ı, birçok kişiyi meslek sahibi etmiş bir usta, dergisi hakkında konuşmayı pek sevmeyen bir ketum ve yüksek maaş veren bonkör birpatron konumuna yerleştirdi. Oğuz Aral’ın Türk mizahı ve kendisi hakkında çokaz konuşması ve yazısı vardır. Hemen aklıma gelen bir tanesini, ölümündensonra, Orhan Koloğlu yayınlamıştı. Mektuba benzer, Gırgır hakkında bir iddiası olan bir yazıydı, Koloğlu’na zamanında özelolarak verilmiş.  Bu yazıda veya OğuzAral’ın konuşmalarında Gırgır’aderinlik katacak ve Türk mizahının entelektüel yönüne dair tespitler yaptıracak geniş malzemeyi bulamayız. Genelde Türkiye’de çok fazla mizah malzemesininolduğundan bahseder Aral, Batılı ülkelerde böyle örneklerin bulunamayacağını iddia eder. Türkiye’ye özgü gibi gösterdiği “yerelci” refleksleri,millici-sosyalist tutumuyla paraleldir, ancak bu iddianın entelektüel birsavunusu yapılamaz. Oğuz Aral’ın Türkiye için kullandığı bu “malzeme bolluğu”saptaması doğru da değildir. Mizah,yaşadığı yere benzer. Her ülkenin kendine özgü mizah anlayışı ve malzemesivardır, bu bizim eğlence anlayışımızın başka ülkelerden daha bol ve dahagündelik malzemeye dayandığını kanıtlamaz. Örneğin, İngilizler eğlence deyince pub’da toplanmayı bilir. Biz ise örneğin Ankara’da akşam 9-10 gibi sokaklarıboşaltır, eve geçeriz… Bu, İngilizlerin gözünden bakınca, evde eğlenilemeyeceğiya da bizim açımızdan bakınca, evdeki malzemenin daha samimi ve gündelik olduğu anlamına gelmiyor. Tersinden düşünürsek, “her şeyin en kötüsü”nün bizdeolduğunu söylemek, bunun örneklerini sıralamak da yanlış… Örneğin, internette dünyanın en kötü filmleri yarıştırılıyor, hemen “Dünyayı Kurtaran Adam”ısıralamaya sokmaya çalışıyoruz, “en kötü”de birincilik için mücadele veriyoruz.Oğuz Aral da bir dönem İngilizlerin bir yazısı üzerine “en komik”in biz Türklerolduğuna dair BBC’ye mektuplar göndermişti. Oğuz Aral, “Gırgır‘ın, Amerika’da yayınlanan Mad’den, Sovyetler Birliği’nde yayınlanan Krokodil’den önemli farkları vardır. Krokodil bir partinin, bir hükümetin desteği ile yaşamaktadır. Mad, kapitalin elindedir. Gırgır ise ne kapitalin, ne bir partininelindedir. Gırgır‘ı halk yaratıp tutmuş, beğenmiş ve yerine oturtmuştur” diyordu. En hafif ifadesiyle, romantikiddialar bunlar ve hiçbiri doğru değil. Dünyadaki diğer dergilerin tirajındanhabersizce, hatta kendi sıralamamızdaki 2 numaranın bile kaç sattığını bilmeden, Gırgır’ın yayıncısı Simavilerin çoksatar gazetesi Günaydın’ınLondra muhabirinin servis ettiği asılsız bir haberdi bu. Dünyada bu kadarönemli mizah dergisi varken, onların ne yaptığını/sattığını önemsemeden, milligururu ihya etme amaçlı, “Avrupa duy sesimizi!” tezahüratına yakın duran birşey bu. “Gırgır’ı halk yarattı”demek, “kapitale dayanmadığı”nı söylemek –bilemiyorum, bunu gerçekten inanarakyazmış da olabilir- tek kelimeyle tuhaf..!

DergilerinTürkiye’de kapanma süreçleri üzerine yürütülen anlamlandırmalar da bana ilginçgeliyor… Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın Markopaşa’sından konuşursak; derginin belli güçler tarafından “susturulmak”istendiğine, içerisine milli bir ajanın sızdığına dair iddialar gündeme gelmiştir (bu kişi Orhan Erkip’tir. Aziz Nesin, Erkip için “polis ve milli emniyet ajanı olarak çalıştığı anlaşılmıştır” ifadesini kullandı. bkz. AzizNesin, “Cumhuriyet Döneminde Gülmeceye Baskı: Markopaşa Örneği”, CumhuriyetDönemi Türkiye Ansiklopedisi, içinde, İletişim Yayınları, 1983, c. 6, s.1435-37). Zamanında birlikte çalıştıkları bir birimden daha sonra ajan olarak bahsediyorlar aslında… (bkz. Levent Cantek, “Markopaşa: Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi”, İletişim Y., 2001) Gırgır’dada benzer bir süreç işlemiştir. Dergiye Ertuğrul Akbay dahil olduktan sonraişlerin karıştığını savunanlar olmuştur. Gerçekte ise olay, derginin tirajının yükselmesi sonucunda kapitalist kâr mantığının dergiye hâkim olmasından ibarettir. Bir dergi bu kadar satıyorsa ortadaki para mutlaka çoktur vepaylaşım kavgasını beraberinde getirir. Dergilerin mideleriyle yürüdüğünüunutmamak lazım. Gırgır için üzülürken ortada dönen para pek hatıra getirilmiyor, “muhalif bir sessusturuldu” benzeri açıklamalar yapılabiliyor. Garip olan, o parayı bizatihi paylaşan,neyin ne olduğunu bilen üreticilerin bunları iddia etmesi.

(ÖM):  Mizahın toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten tarafını düşünürsek, simgesel yönden nasıl bir dil kurduğunu söyleyebiliriz? Argonun bu anlamda işlevi nedir?

(LC):   Mizah,“temsiller hiyerarşisi” yaratır. Bazen eksiği, bazen de yoğun olan’ı temsil eder, öne çıkartır. Toplumda azınlıkların, alt sınıfların, kültürel sermayesi olmayan zenginlerin, taşralıların tanımlanışını belirleyen, mim koyantemsiliyetlerdir bunlar. Yurtdışında özellikle azınlıklarla ilgili karikatürleri ve mizahi yakıştırmaları temel alan “imagoloji” çalışmalarıyapılıyor. Belli toplulukların hangi kişilik özellikleri üzerinden, hangi simgelerle topluma yansıtıldığına dikkat çekiliyor. Türkiye’deki mizahı bu temsillerle birlikte okursak, azınlıkların tahkir edici biçimde, örneğin “cimrilik”,“açgözlülük” veya “korkaklık”la tarif edildiğini görüyoruz. Görsel ve anlamsalaçıdan belli gruplara bu gibi insani özelliklerin atfedilmesi manidardır.Azınlıklardan Yahudiler dergilerde yer bulurken, bazı grupların ise belli birdöneme kadar hiç konu edilmediğini tespit ediyoruz. Örneğin Kürtler, uzunca birsüre dergilere girememiştir, onlardan bahsedilmez, çünkü dergilerin çoğuİstanbul’da çıkarılır, sınırlı bir dağıtım alanı ve ilişkide olduğu belli birkesim vardır. Sonraları Kürtlerden “maganda” diye söz edilmeye başlandığını dabiliyoruz (bkz. Levent Cantek, “Kürtlere Gülmek”, Birikim, S. 236-237, s. 171-173, 2009). Dergilerde muhafazakârMüslümanlar “çember sakallı” çizilir. Rejimin hoşlanmadığı, marjinalize ettiği,kamusal alanda varolmasını istemediği kesimler, bazen eksik, bazen de yoğun biçimde temsil edilirler. Bu da mizahi anlayışta bizi genel olarak “evet/hayır”eksenine getirebilecek bir düalizm (ikilik) yarattığı için, karşı-tip olarakçizilenler “hasım”larımız, “tehlikeliler” olarak gösterilir. “Tehlikeliler”arasında kadınlar da var… Sosyal hayatta başarı sağlamış kadın, aslında“erkekleşmiş kadın” sayılır ve ondan kötümser bir dille konuşulur. Bugünanlamsız olsa da, sekreterler, hemşireler ve daktilo kızların dergilerde tahrikedici şekilde çizilen, arzu nesnesi, dekolte giydirilen, pek de zekâ parıltısıtaşımayan “yaratıklar” olduğunu görüyoruz. Bu klişe, Türkiye’de mizahdergilerinin geçmişte “cinsiyet körü” bir yaklaşımla hareket ettiklerinikanıtlıyor. Mizah dergilerinin genelde erkek okura hitap ettiğini hatırlarsak,kadınların bu biçimde resmedilmesi, erkek müşteriye ulaşmaya çalışan dergiiçin, kadının aynı zamanda ticari bir meta olarak algılandığını gösteriyor. Akbaba’ya boşuna “berber dergisi”denmiyordu.

(ÖM): Kadın, siyasi mizahta nerede venasıl konumlan(dırıl)ıyor? Siyasi mizahta kullanılan kadınlık kodları nelerdir?

(LC):   “Müşteriprofili” genelde erkeklerden oluşan mizah dergilerinin, kadını siyasal temsilaçısından da araçsallaştırdığını söyleyebiliriz. Rejime muhalif parti liderleribir biçimde kadın kılığında çizilmiştir. Örneğin Adnan Menderes, başbakanlığı döneminde, dergilerde birçok defa kadın kılığında çizilmiştir. Bugünden bakınca ilginç olan, bir siyasetçiyi kadın olarak çizmenin tuhaf karşılanacağını odönemde düşünmemeleridir. Ne çizilenler ne de çizerler, “kadın” kılığındaçizilmenin “tahkir-aşağılama” anlamına gelip gelmediğini tartışmamışlar, davakonusu etmemişlerdir. Bana bu garip geliyor. Muhtemelen konunun “erkekler arasında” döndüğü, dava açılırsa bu kadınlık durumunun belirginleşebileceği endişesini taşımışlar… Sonuçta, “kadın kılığında lider” çizmenin normal karşılandığı bir mizah ekseninden, standardından bahsediyoruz. Siyasi parti liderleri hep kadınsılaştırılmış. Niye? Çizimlere bakılırsa, “erkek değil,sözüne güvenilmez, fahişe ruhlu, nemfoman” demek istemişler…


            Türkiye’de siyaset, bir atışma veortaoyunu gibi işledi, işliyor… Bazen mizah bu atışma hattını izliyor, bazen desiyaset, mizah’ın ortaoyununu takip ediyor. Atışmaktan yana olmayan, farklı birses vermeye çalışanların söz’ünü, çabasını ise “değersiz”leştiriyor bu,siyasetin anaakımını bu atışma belirliyor. Atışmanın dışında kalarak siyasetyapmak isteyenleri ise, anaakım, siyaset’in dışına çıkarıyor.  Garip bir durum bu… Siyasetçiler, elleribellerinde, birbirlerine laf atıyorlar sanki…

(ÖM): Atışmanın içeriğini belirleyen, ortaoyuncuları da kendisi saptayan bu mekanizma, farklı sesleri “değersiz” kılarak, onların söz’ünün Türkiye siyasetine yön veremeyeceğine kanaat getiriyor, “gereksizleştiriyor”. Aslında bu tutum, farklı grupları aynı anda hem siyasal alan’dan dışlayıp hem de kendi kontrolü altında tutarak içerimlemiyor mu? Buna “kapsayarak dışlama” dadiyebilir miyiz?

(LC):   Evet…Herkes dâhil olur bu sürece. Dildeki şiddeti, ayrımcılığı, ufuksuzluğu,biteviye tekrarı fark edemez olursunuz. Bunu sorun edemezsiniz, oyunun kuralıbudur. Öyle bir işler ki “ya sev ya terk et” mantığına bağlanırsınız.

(ÖM):  Mizahdergilerinin bu kadar farklı içerikte hazırlanması, politik-olmayan dergilerin birsüre sonra, politik dergiciler tarafından “pembe mizah” yapmaklaeleştirilmelerine yol açtı…

(LC):   Tabii ki, özellikle Gırgır’dan sonra gazetelerin mizah köşelerindeki çizerlerinoluşturduğu “karikatürcüler derneği” ile popüler mizah dergilerinin çizerleri arasında “sanat-ticaret” tartışması başlıyor. “Gazeteci” karikatürcüler,popüler mizah dergisi çizerlerini politik yönden yetersiz buluyordu. Butartışma günümüzde sürmüyor ama kaybolmuş da değil… Mizah dergileri kimi zamanapolitik olmakla, kimi zaman marjinal yayın yapmakla suçlanırken, kimi zaman ise sahici muhalefetin odağı oldukları için övülürler. Her açıdanabartıldıklarını düşünüyorum. Gazetelerde çizenler ticaret yapmıyor muydu? Herşeyden önce espriyi, çizgiyi ve geniş anlamıyla popüler üslûbu belirleyenendüstridir. Eğer piyasa beklentilerinin dışındaysanız veya altındaysanız dahil olamazsınız, telifle geçinemezsiniz, emeğinizin karşılığını alamazsınız. Tekrar edeyim: Mizah dergileri yakın dönemlerdesağ partilere yönelik eleştirileri arttığında muhalif, çoğunluk değerlerini eleştirdiklerinde marjinal, gündelik hayatı kritize ettiklerinde apolitiksayıldılar. Daha yakından bakılmalılar, hepsinden izler taşıyorlar…

(ÖM):  Bugünkü mizah dergilerinin büyük bölümü o “sahici muhalefet”in odağı sayılıyorlar…Dergi kapakları anında facebook ve twitter’dan paylaşılıyor, ses getiriyor…
(LC):   Evet, artık daha hızlı bir paylaşım ağı varama dergilerin o “sahici muhalefet”i yaptıkları için mi çok övüldüklerikonusuna gelirsek bundan çok emin değilim. Bugün AKP’ye karşıt çevre,dağılmamayı arzuluyor, ittifak yapmak istiyor. Dergilerin hükümeteyönelttikleri her mizahi eleştiri de, “karşı tarafa atılacak bir gol” olarak sahipleniliyor, bu mizahi eleştirinin içeriğine ve niteliğine pek bakılmıyor.Hâlbuki kapaklarıyla ön plana çıkan dergiler, geçmişte de benzer işleri yaptıkları halde, önemsenmiyorlardı. Bugünün siyasi aurasını belirleyen AKPkarşıtı ittifak arayışları, birçok kişiyi bu dergilerdeki siyasi mizahı aynen kabullenmeye, onu beğenmeye ve paylaşmaya teşvik ediyor.  Bu tutum, dergileri sahiplenildiği, satışlarayansıdığı veya ne bileyim daha dikkatle konuşulduğu bir sonuç yarattı mı?Hayır…

(ÖM):  Mizahçılar,böylesi dönemlerde mizahın belli ittifaklar ya da siyasal projeler için kullanılmasına nasıl yaklaştılar? Mizahçı-siyaset ilişkisi nasıl ilerledi?
(LC):   Mizah dergileri genelde taraf görünmeyi istemezler; çünkü tarafgirlik, popülerliği vesatışı aksatabilir. Akbaba’danitibaren, Oğuz Aral geleneği dâhil olmak üzere, mizah dergileri ve mizahçılar kendilerini belli bir ideolojiyle/partiyle sınırlamayı tercih etmedi. Mesela Gırgır için “CHP’liler de okurdu,AP’liler de” denir. Övülmek adına söylenmiştir, aynı noktadan hareketle deeleştirilmiştir. Taraf olmak, tiraj kaybınızı beraberinde getireceği ve artıkgörece sınırlı okur kitlesine hitap edeceğiniz için, bir zamanlar ödediğiniztelifi ödeyemezsiniz ve ilerleyen aşamada dergiyi kapatmak durumundakalabilirsiniz. Geçmişteki dergiler, kendilerini tanımlamak istediklerindekapak ya da ikinci sayfadaki başyazıyla bunu belli edebiliyorlardı. Başyazıgeleneği Gırgır’la kalktı, sonra Leman’la yeniden geldi.
Dergi kapakları, siyasi vitrin işlevi görüyorlar. Önemli bir gazetecinin açıklamalarına atıfla ya da bu açıklamayı çağrıştıracak bir kapakla okur karşısına çıkıyorlar. Aslında derginin siyasi pozisyonunu belli etme amacıyla başvurulanatıflar, bunu kullanma yolları başlı başına anlamlıdır, çünkü dergi önemli biryazarın/gazetecinin sözünü arkasına alarak, o yazarı da onore ederek siyasiçizgisini saptadığını, “taraf”ını netleştirdiğini gösterir.

Yakındöneme bakıldığında farklı bir çizgiyle de karşılaşıyoruz: Uykusuz, Penguen ve Leman için, mizah dergilerindekialışıldık tarafsızlığın kaybolduğunu söyleyebiliriz -özellikle Leman’da-. Derginin tüm çizerleri busiyasi konuları işlemese de, Lemankendisini ulusalcı, anti-emperyalist bir çizgide tanımladı, aslında mizahınfarklı yönlerinin işlendiği Leman’dasiyasi tavır, mizahın önüne geçti (bkz. Levent Cantek, “Leman, Anti-Medya ve İçSavaş Manzaraları”, Birikim, S. 102,s. 61-76, 1997). Kural değişmedi tabii ki: Bu denli siyasi bir tavır koyarsanızsatışlarınız da düşüyor. Veya dergiler satışları düşerken mi aktüel siyasetesarılıyorlar, tartışmak lazım… 


Leman,bugün, dergi satışlarıyla değil, eğlence sektöründeki varlığıyla (bar vs.)ayakta duruyor. Bu yeni dönemde mizahını yenileyemedi, geçmişte muğlak olananti-emperyalist ve ulusalcı çizgisini öne çıkardı. Nihat Genç, dergideki butercihin öncü ismi oldu. Genç, siyasal romantizmiyle tahkir eden, yaftalayan,sert ifadelerle “hainleri”, “dönekleri” ifşa eden bir üslûp benimsedi. Mizahdergisi/dergiciliği ya da yazarlığı elbette bu değil, içinde ironi ve espriyepek yer yok bunun. Yapılan, Türkiye’deki egemen siyaset tarzının bir tekrarı… Leman, mizahıyla değil, siyasi tavrıylahatırlanıyor ki, bu başka bir şey demek…   



(ÖM):  Mizah,toplumun genel yaşam tarzını nasıl aktarıyor ya da taşıyor? Sizin Gırgır için kullandığınız ifadeyle“mahalle dergisi” yakınlığını bize hissettiren unsurlar nelerdir? Oğuz Aral’ın“Avni”si üzerinden gidebilir miyiz?

(LC):   Popülerkültürde genel olarak bir “mahalle” vurgusu hep vardır. Bir derginin, üstelikyüksek tirajlıysa, çoğunluk değerlerine hitap edebilmesi için, mahalleye yakındurması, mahalleden bahsetmesi beklenirdi. Dergi, “dostluk-samimiyet-genelinsan ilişkileri ve ahlak kuralları”na gönderme yapardı. Dergide çizmeyebaşlayan gençlerin de bu değerleri daha yakından gözlemlemeleri istenirdi.Mahalle konuşmaları, gündelik ilişkiler, insanların hayal kırıklıkları ve başarısızlıkları,mahalledeki göçmenler, genç erkeklerin kimlik bunalımları, kadınsızlıkları,sınıf atlama telaşları mizahın gündemine böylelikle yerleşti. İlk dönemlerdeçizerler belki o kenar mahalleden değildi ama mahalleye orta sınıf gözlüğündenbaktılar. Bu mahalle gündemi, 1950’lerde de kendine yer buldu. Örneğin, bir“teneke mahallesi” ve “lehimsiz sokak” etrafında kenarlardaki yaşam çizilirdi.1970-80’lerde “mahalle” vurgusu daha belirginleşti ve “mahalle” odaklı mizahtananlaşılan, gecekondulardı. Şimdi “mahalle”nin yerini “varoş” aldı. Eskiden 300bin satan mizah dergilerinin bugün en çok satanı 50-60 bin civarında… Hayatdeğişti, okurlar da değişti. Mizah dergileri okurlarına göre yayın yapmakzorundalar. Şehirli, eğitimli bir kitleye dergi satıyorlar artık. Berberlerdemizah dergisi bulunmuyor. Dergilerde Türkiye’nin her kesiminden insanarastlayamazsınız. Ama siyaseten doğrucu bir dil de gelişti. 1990’lı yıllarınmaganda esprileri sert geliyor artık okura. Ahmet Yılmaz’ın çizerliği orta sınıf okura artık hoyratça gelirken, UmutSarıkaya daha samimi bulunuyor. Niye, anlattığı çevrelerle daha yumuşak vesiyaseten doğrucu konuşuyor. Sarıkaya, muhtemelen Alevi-sol bir kültürdengeliyor, bu bile başlı başına bir fark, sanki anlattığı çocukların omzuna eliniatmış, onlarla gerçekten konuşmuş, onları sevmiş hissi uyandırıyor bende…

(ÖM):  UmutSarıkaya’da hayatın detaylarına eğilen, “konu odaklı” bir yaklaşım da var…

(LC):   Evet,ama bu minimalizm eskiden beri vardı… Gırgırdergisi, 1990’lara dek, tek kanallı televizyona odaklı mizahla birlikteilerledi. Önceki gece tv’de seyrettiğimiz şeyi, ertesi gün hemen konuşur,birkaç gün sonra da dergide okurduk. 1990’larda özel kanallar yayınabaşlayınca, izleyici tercihleri değişti, çeşitlendi. Dergilerin tirajı düştü,televizyonla rekabet edemediler, mizahlarını ve alışkanlıklarınıyenileyemediler. Çoğalan kanallar, beraberinde farklı zevkleri ve daha çok tvizlemeyi, daha az dergi talebini beraberinde getirdi. 300 binden 50 bine satışadüşen dergiler, daha minimal alanlardan mizah türetme yoluna girdiler. Tv,artık atıfta bulunamayacağınız, tirajınızı düşüren bir rakibe dönüşmüştü.


(ÖM):  Türkiye’demizahın yaşadığı büyük dönüşüme ya da kırılmaya hangi olaylar neden olmuşolabilir, örneğin 12 Eylül’ün mizahın dönüşümündeki etkisi nedir?


(LC):   Bencemizahtaki asıl dönüşümü 12 Eylül’de aramak çok doğru olmaz. 12 Eylül önemli birkırılma noktasıdır ama Türkiye’de mizah dergileri tarihsel bakımdan saf politikolmadıkları için, 12 Eylül’ün siyasal dalgasından o denli etkilenmediler.1990’larda yayına başlayan özel tv kanallarının ve 1997’den sonraki internetin,sosyal medyanın ağırlık kazanması, mizahı daha derinden etkiledi ve onundağıtım/erişim kanallarını tıkadı, daralttı. 12 Eylül ve sonrasında BerlinDuvarı’nın yıkılmasının Türkiye’ye elbette etkisi oldu, ancak dergiler veçizerler için asıl dönüşüm, tv ve internetin bir rakip olarak belirmesiydi.Mizah dergileri, Türkiye’de siyasi yönleriyle hatırlanmıyor, dolayısıylagerilemelerini sadece 12 Eylül’e bağlamak hatalı olabilir. Siyasi mizahıngeçmişte belirgin olduğu bir Türkiye’den bahsedebilseydik, 12 Eylül’ün mizahüzerinde açtığı yaraları çok daha fazla konuşabilirdik ama bu, tarihsel açıdandoğru olmaz. Türkiye’deki mizahın dönüşümünü sosyal medya ve iletişim teknolojilerindekideğişimle daha fazla ilişkilendirerek, tv yapımlarının içerik değişimlerininışığında yeniden yorumlamalıyız. Tv dizilerine bugüne kadar hiç görülmemiş birfinansman sağlanırken, sosyal medya ve internet yayıncılığı günbegün büyürken,mizah dergiciliğinin gerileyişini 12 Eylül ya da Berlin Duvarı’nın çöküşü ilesınırlı okumak, eksik bir analiz olur (tv dizileri üzerine analizler için bkz.Levent Cantek, “Şehre Göçen Eşek”, İletişim Y., 2011; ” ‘Yalancı DünyanınYalancı Hikâyeleri’: Gündelik Hayat, TV Dizileri ve Popüler Kültür”, Birikim, S. 256-257, s. 84-89, 2010).


(ÖM):  Öyleyse,yeni dönem mizah dergilerine nasıl yaklaşılabilir? Okurlarının profili hakkındaneler söylenebilir? Sonuçta; okur, dergisinden neler bekliyor..?

(LC):   Mizahdergilerini gündelik hayatı algılayışlarıyla, ahlaki değerleriyorumlayışlarıyla irdelemeyi öneriyorum. Bu dergilerin siyasal bir ideolojiyeyakın durmamaları ya da mizahın popüler olanına yaslanmaları, onları mutlakanlamda apolitik yapmaz. Mizah dergilerinin önemli bölümünün yazar/çizer veokur profilinin orta sınıf, kentli, tahsilli, dil bilen ve tartışan insanlardanoluştuğunu hatırlarsak, bu okur siyaset’e uzak/yabancı değil ama arayışları veyaklaşımları mevcut siyasetçilerinkinden çok farklı. Bu yüzden, siyasettenkonuşuyorlar ama siyasetçilerin tavırlarını sevmiyorlar. Gençlerlesiyasetçilerin siyasi bağlamları örtüşmüyor. Gündemin, siyasetçilerin istediği gibi dar ve keskin, alışıldıkdüaliteler (ikilikler) üzerinden yorumlanmasına karşılar ya da bir dergininbelli bir ideolojinin/partinin güdümünde hareket etmesini istemiyorlar. Uykusuz’un bu kadar çok tutulmasının birnedeni de bu… Okur, dergiden ne bekliyor? Bence öncelikli olarak televizyondave anaakımda olmayan bir yorum ve esprili bir yaklaşım bekliyor. Bu dil, nekadar siyasetin diline benzerse, ne kadar anaakım medyaya yaklaşırsa okur odergiden uzaklaşıyor. Ayrıca, dikkat edin, anaakım medyada sarkastik bir dilvar, ciddi bir şey söylerken bile hemen “o kadar da ciddi değilim” demenineşiğinde duruyor. Popülerleşecek her türlü yol deneniyor. Özellikle gazetelerininternet sayfaları, mizah dergilerini dil olarak taklit ediyor, epeycezorluyor.


Not: Levent Cantek’e çok teşekkür ederim, ondan öğreneceğimiz çok konu olduğu açık.

 Okay Bensoy deşifre ve düzeltmeyi yaptı., titiz bir şekilde dipnotları koymayı da eksik etmedi. Çok teşekkürler.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: