Garip zamanlar…

İnsan bir süre yalnız ve sessiz kalınca, günlük hayatının ritminden de biraz olsun uzaklaşınca, hayat denilen o zımbırtının içinde gelip geçen olaylara bakarken buluyor kendini. Geçmişle gelecek, geçmişle bugün, bugün ve geleceğe dair adımlarına bakıyor. Her daim bir sorgulama ve hayatı kurgularken sağlam adım atma ihtiyacının getirdiği bir zaman.

Travma dediğin, geçmişle gelecek arasında bir köprü. Yaşanan travmalar, yaşadığın geçmişinle bugünün arasındaki köprüyü atıyor; atılan köprüden sonra bir donma hali yaşayabiliyorsun. Tüm duyguların donması, hayatının donması vs…

15 yaşlarındayken, donmuş bir gölde paten yapan bir kız çocuğunun öyküsünü yazmıştım.

Ritsos Ege ve Akdeniz'e doğru bakarken...

O dönemlerde, klasör kağıtlarına yazılar yazar, matematik çalıştığım müsvedde kağıtların üzerine bir şeyler karalardım. Şanslı sayılabilecek bir kız çocuğuydum. Türkçe öğretmenin şair Ahmet Erhan’dı; okuma saatinde okuduğum Anna Karanina gibi kitapları görünce bana kafasını uzatır ve “bu kitap senin yaşın için ağır değil mi?” diye sorardı. Oysa severdim Rus Edebiyatı’nı, anlamadığım ama anlamaya çalıştığım soğuk bir dünyada yaşayan insanların hayatları ve insan ilişkileri ilgimi çokça çekerdi. Onlara özenip kısa öyküler yazardım. İşte o klasör kağıtlarından, o saman kağıtlardan alıp bir deftere not ederdim. O dönem çok okuduğum yazarlardan biri Nazlı Eray’dı. Reşat Nuri Güntekin’in neredeyse tüm külliyatını bitirmiştim. Nazlı Eray’ın kimi zaman absürt dünyasında, kelimelerin arasında dolaşmaktan keyif alırdım. Nazlı Eray’ın yerini Mehmet Eroğlu aldı sonra. Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” nı okuduğumda 16 yaşımda şubat tatilindeydim. “Beyaz Kale” yle devam ettim sonraları. Okulda yanıma kitap alır, hiç ilgilenmediğim fen derslerinde sıranın altından kitapları okurdum. Aynı dönemde, Işık Kansu’nun oyunlaştırdığı babamın yazılarını tiyatroda izler; babamın kitaplarını açamazdım. Her sayfayı çevirişimde ağlamaya başlardım. O satırları yazarken ki hali aklıma gelir, devam edemezdim okumalara… Bu duyguyla baş etmem çok uzun zaman aldı. Şimdi ne zaman onunla konuşmak istesem, o satırlara dönüp bakarım benimle konuşur gibi gelir…

O donmuşluğun çözülmesi uzun zaman aldı. Duyguların kilitlenme hali… Sonra bir noktada – o nokta neydi bilmiyorum – gürül gürül anlatmaya başladım. Bir şeyler kırıldı ve yazmaya başladım. Şimdi aklımda bir çok fikir; yazılacak bir tez derken hayatta bir konuya konsantre olmanın ne kadar değerli olduğunu ve adam akıllı bir şey üretebilmenin -marketing olayına girmeden- ne kadar kalıcı olduğunu düşünüyorum. Buralardan öteye bir gün bir kitap, bir başka fikir çıkmasını ümit ederim. Bir gün.

Bu gölde, bir kız çocuğu donmuştu. Biri dışarıdan o kıza bakıyordu. Donmuş bir gölde, ıssızlığın ortasında, patenle dans etmeye çalışıyordu.

Saman kağıtlarından defterlere, bir dönem sayısız öykü yazdım. Sevdiğim yazarlara Nazlı Eray’a ve Mehmet Eroğlu’na süreç içinde okutma şansım oldu. Bir gün, o defterleri yeniden açıp, o gün yazdıklarıma yeniden bakacağım. O dönem, her ikisi de, “yazmaya devam et, senden iyi bir yazar çıkacak” demişlerdir. Üniversite sınavına hazırlanıp, bir hayat gömleği biçmeye çalışırken, o roman yazma çabaları hayatın “bir şey olma telaşı” içinde bir yerlerde kaldı.

Monemvasia'nın sayısız kedisi ve manzarası

Yunanistan’da gezerken, dostum Zeynep ile Monemvasia’ya yolumuz düştü. Mora yarımadasının üç ayağından biri. İkimizin de hayrete düştüğü bir yerle karşı karşıya kaldık. Bir kayanın içine oyulmuş, taş evleri ve dar sokaklarıyla Mardin’e benzeyen bir şehircik. Korsanlardan kaçan bir halkın o kayanın içine sıkışmış yaşamı. Ünlü şair Ritsos’un da memleketi.

Bir dükkanın içinde bir adam, tüm huzuruyla oturuyordu. Kendi sanat galerisinde, o bölgenin sembolü haline gelmiş resimleri yapıyor ve turuncu gözlüklerinin ardından hayata bakıyordu. Küçültmüş ve sakin hayatına. Gelen giden müşterilere aktardığı belki de derin bir huzurdu; benim ondan aldığım izlenim buydu.

Bu huzura kavuşmak için geçilmesi ne kadar çok yol var, diye düşündüm, dükkandan çıkarken.

İnsanlar birbirinin içine girmiş, herkes ıkış tepiş bir hayatın içinde debelenip yaşamaya çalışırken, o adamın o dükkanda yaydığı huzur çarptı. “Hayat bu olmalı” diye düşündüm. Biraz arayış, biraz sükunet ve bolca üretme.

Kimin için? Kendi “marketing” pazarını yaratmadan, insanları tüketmeden, usulca ve sakince yaşamayı becerebilmek.

Bu garip yüzyılda, bu geçiş dönemlerinde, başka bir çıkış yolu yok.

Bireysel olanı, toplumsal alan hükmetmeden kendi usulünce yeniden kurabilmek.

Her garip dediğin dönemin sonunda bir ışık vardır. Sükunet belki de o ışığın olabileceğini bilmekte yatar.

Ritsos’dan gelsin şu şiir…

“Görülmemiş Bir Çiçek Açma

Haykırmak istiyordu
Daha fazla dayanamayacaktı
Sesini duyabilecek kimse yoktu orada
Kimse duymak istemiyordu.
Kendisi de korkuyordu sesinden
İçinde boğuyordu sesini.
Patlamak üzereydi susuşu.
Birden,
Havaya uçtu gövdesinin parçaları
Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları,
Hepsini bir bir yerine yerleştirecekti
Delikleri kapamak için.
Ve rastgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa,onları da toplayacak,
Kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı
Böyleydi,
Delik deşik,
Görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.”
Fotoğraflar: Aralık 2011 Monemvasia, diğeri Mart 2012 Atina. Kendi arşivimden.
Reklamlar

Garip zamanlar…’ için 4 yanıt

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: