Tadımlık: “Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi”

Hayatta zor günler yaşayıp, unutan balık Dory olmak istediğim zamanların birinde Umberto Eco’nun “Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi” kitabına başlamıştım. Bir hafıza kaybının hayatı nasıl yabancılaştıracağını anlatır özünde; hikayenin ortasından da fumetto’lar üzerinden İtalya siyasi ve kültürel tarihi geçer. Fumetto, italyan karikatür dergileri…

Kitabın başından tadımlık bir bölümü bu yağmurlu günde yazmak istedim….

“Sanki derin bir uykudan uyanmıştım, ama hala sütümsü bir grilikte sallanıyordum. Ya da henüz uyanmamış, rüya görüyordun. Tuhaf bir rüyaydı, görüntü yok ama ses vardı. Sanki gözüm görmüyor da, neler görmem gerektiğini söyleyen sesler duyuyordum. Ve bu sesler bana, kanallar boyunca manzarayı bozan dumanlar dışında henüz hiç bir şey görmediğimi söylüyorlardı. Brugge, demiştim kendime, Brugge’deydim, hiç ölü kent Brugge’ye gitmiş miydim? Sizin düşsel bir buhur gibi kuleler üzerinden dalgalandığı yer mi? Sisin kenarları aşınmış bir duvar halısı gibi binaların cephelerinden sarktığı, krizantemler açmış bir mezar gibi gri ve hüzünlü bir kent…

Ruhum lambaların değişken sisine dalmak için tramvay camlarını siliyordu. Sis, el değmemiş kız kardeşim benim… Kalın, donuk, gürültüleri saran ve şekilsiz hayaletler yaratan bir sis…

…. Sisi çiğniyorum. Hayaletler yanımdan geçiyor, kayboluyorlardı. Uzaklarda gaz lambaları, bir mezarlıktaki işe yaramayan ateşler gibi ışıldıyordu.”  (s.9)

“… Evet, belki komadayım, ama komada hatırlamıyor, düş görüyorum. Hatırladığını sandığın bazı rüyalar vardır, hatırladığın şeyin gerçek olduğunu sanırsın, sonra uyanır ve istemeye istemeye o anıların sana ait olmadığını kabyl edersin. Örneğin, bir kaç kez, uzun zamandır uğramadığım, ama uzun zamandır da gitmem gereken bir eve nihayet girdiğimi gördüm rüyamda, burası bir tür gizli garsoniyerdi, orada yaşamış ve birçok eşyamı bırakmıştım. Rüyamda o evin her mobilyasını ve odasını tam olarak hatırlıyordum ve salonu geçtikten sonra, banyoya giden koridorda, başka bir odaya açılan bir kapı olduğunu çok iyi biliyor, sanki biri duvar örmüş gibi orada olmadığımı görünce sinirleniyordum. Böylece o gizli sığınağımı arzulayarak ve özleyerek uyanıyor ve ayağa kalkar kalkmaz o anının rüyaya ait olduğunu anlıyordum, böyle bir ev hatırlayamazdım, çünkü hayatımda asla böyle bir evim olmamıştı. Nitekim, rüyalarda çoğu zaman başkalarının anılarına sahip olunduğunu düşünürüm…” (s. 404).

Özeti, hatırlamak güzel; amnezi kötü. Hatırladıklarımız bizim anımız olduğu kadar bu hayatta varız. İşin aslı bu, hatırlamak, gerisi ise teferruat.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: